|       |   
Her insan aldığı ödülü gururla kabul eder, bense bugün bu ödülü utançla kabul ediyorum. Bu ödül, cezası çekilmemiş bir suçun, kefareti ödenmemiş bir günahın can yakıcı bir anıtı gibi duracak benim hayatımın içinde.

Bugün aldığım ödül iyi bir insanın adını taşıyor. Bugün aldığım ödül öldürülmüş bir insanın adını taşıyor. Bu ülkede yaşayan herkes gibi ben de Hrant Dink’i ölümden koruyamadığım için suçlu ve günahkarım. Bu ülkede yaşayan herkes gibi ben de Hrant Dink’in gerçek katillerinin yakalanmasını sağlayamadığım için suçlu ve günahkarım.

Gözlerimizin önünde öldürüldü o. Şiddeti desteklediği için şiddetin kurbanı olmadı, vahşeti desteklediği için vahşetin kurbanı olmadı, düşmanlığı desteklediği için düşmanlığın kurbanı olmadı. Barışı ve dostluğu desteklediği için öldürüldü.

Yüz binlercesi insafsızca ve haksızca öldürülmüş bir ırkın, o ölümleri unutmayan, o ölümlerin acısını çeken ama o ölümlerin hesabının yeni ölümlerle sorulması gerektiğine inanmayan bir üyesi olduğu için öldürüldü.

Karanlık ve kanlı geçmişten, dostlukla tazelenmiş bir geleceğe bir köprü kurmak istediği için öldürüldü.

Biz bugün o geleceğe, önümüzdeki boşlukta ışıktan bir köprü gibi uzanan onun bedeninin üstünden yürüyoruz.

Sırtında yüz binlerce masum ölünün ağırlığı olan yetmiş milyon insanı hakkaniyetli bir geleceğe Hrant Dink belki de tek başına taşıyacak. Onun böyle bir gücü var. Öyle bir gücü olduğu için öldürüldü o.

Hala katliamların, cinayetlerin, çatışmaların olduğu, hala şiddeti ve ölümü yücelten seslerin yükseldiği bir ülkede biz Hrant Dink’in önemini daha çok anlıyoruz.

O, başkalarının vahşetinden ve şiddetinden kendine bir pay çıkartmaya çalışanların arasına katılmadı.

O, tam aksine kendisinden, varlığından, canından barışa bir pay çıkartmak istediği, bunu göze aldığı için kurban seçildi.

Bana onun adını taşıyan bir ödül veriyorsunuz.

Nezaketinize minnettarım ama ben adımı, onun adının yanına yazdırmayı hak ettiğime inanmıyorum.

Bunu hak edebilmek için onu koruyabilmiş olmam gerekirdi. Bunu hak edebilmek için onun katillerinin bulunmasını sağlamış olmam gerekirdi. Bu ödülü, eğer izin verirseniz, bir emanet olarak alıyorum. Bir gün bu ülkede, Hrant Dink’in gerçek katillerini bulan, onları ortaya çıkartan, bu korkunç vahşetin hesabını soran cesur, dürüst ve onurlu bir yönetici çıkarsa, o zaman bu gece burada aldığım bu emaneti ona, gene burada, bu kalabalıkların önünde sevinçle vereceğim.

Bu ödülün gerçek sahibi o olacak.

O gün gelene kadar, iyi bir insan için duyulan acının ve bir ölümü önleyememiş olmanın yaraladığı bir vicdanın simgesi olarak bu ödülü saklayacağım.

Öyle bir günün gelmesi diliyor ve bu emaneti, bunu hak edememiş bir insana bağışlayan cömertliğinize teşekkür ediyorum.
Pasaportumu, biletimi ve Türkiye vizemi kontrol ettim. Orta Asya’ya doğru yolculuğuma başlamaya hazırım; önce Londra, sonra İstanbul, oradan Özbekistan, ve nihayet Japonya. Haritada güzergâhımı incelerken geçmiş yolculuklarımın anıları zihnimde canlanıyor.

Geçen yıl Kolombiya mafyasının izini Venezuela’da, Guatemala’ya ve kendi ülkem Meksika’da sürdüm. İnsan ticaretinin yarattığı köle pazarını ortaya çıkarmak için Amerika Birleşik Devletleri’nin çeşitli bölgelerine gittim ve aradığımı Beyaz Saray’ın yanı başında, Chicago’da ve New York’ta buldum. Küba’da çocukların söylediklerine kulak verdim, Dominik Cumhuriyeti’nde bakire bir genç kıza 3 bin dolar ödemeye hazır Avrupalı ve Amerikalı seks turizmine rağbet edenlerle görüşebilmek için fahişe kılığına büründüm.

Daha önce Finlandiya’ya, sonra St. Petersburg, Moskova ve Kiev’e gitmiştim. Sonra Gürcistan’ın Tiflis şehrine uçmuş, burada bölgenin karmaşık ilişkilerini anlamama yardım eden Anna Politkovskaya ile tanışmış, saygı duymuştum. Azerbaycan ve Ermenistan’dan geçmiştim. Taşkent’i ve bir zamanlar Pers İmparatorluğu’nun en güzel şehirlerinden biri olan Semerkant’ı ziyaret etmiştim. Özbekistan’dan Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’a gittim. Aylardan Ekim’di ve soğuktu.

Yedi yaşında hissettiğim soğuk gibiydi bu soğuk –kızkardeşimle birlikte her sokağa çıktığımızda annem “çocuk hırsızı”ndan uzak durmamızı tembihlerdi, mahallede herkesin bildiği bu yaşlı kadın küçük kızları kaçırırdı. Şeker verecekmiş gibi yaparak yanlarına yaklaşıp kandırıverir, kızları kaçırıp yabancılara satardı.

Kırk yıl sonra, kulağa bir Dickens romanından alınmış bir ders gibi gelen bu hikayenin 21. yüzyılın en ciddi sorunlarından biri haline geldiğini gördüm. Toplumdaki genel kanı, kadın ve kız ticaretinin, “insan ticareti”nin uzak ülkelerde kadınları kaçırıp genelevlere ve geyşa evlerine satan korsanların çevirdiği ufak çaplı bir iş olduğu dönemlere ait birşey olduğu yolundadır. Modernleşmenin ve güçlü küresel pazarların bu tür insan kaçırma olaylarını ortadan kaldıracağını ve “gelişmemiş” dünyanın en karanlık köşelerindeki çocuk istismarının Batı’nın kanunları ve pazar ekonomileri ile temas edildiği anda kayboluvereceğini zannettik. Ancak bugün bu tablonun tam zıttının gerçekleştiğini görüyoruz. Birçok ülke fahişelik adı altında seks köleliğini yasallaştırdı, bazı hükümetler ise kadın ve kızları aşağılamak ve satmak için resmi bir pezevenklik yapmaktan geri durmuyorlar ve bu insanların turistler ve yerli müşterilerinin kullandığı birer nesneden öte birşey olabilme fırsatlarını ellerinden zorla alıyorlar.

Beş yıl boyunca, yerel ve uluslararası pazarlarda seks kölesi satarak yılda 35 milyar dolar kazanan büyük ve küçük mafya çetelerinin izini sürerek dünyanın dört yanını gezdim. Genç ve çocuk yaştaki kızların kaçırılmasını, kaybolmasını, alınıp satılmasını ve sömürülmesini normal kabul eden yeni bir eğilime tanık oluyoruz. Bu genç ve çocuk yaştaki kızlar kiralık ve satılık seks objelerine dönüştürülüyorlar, bu kültür ise bir özgürlük ve ilerleme eylemi olarak insanların nesneleştirilmesini teşvik ediyor. İnsanı insanlıktan çıkaran piyasa ekonomisinde milyonlarca kişi fahişeliğin büyük kötülüklerden biri olmadığı görüşünde. Böyle düşünenler, fahişeliğin temelinde sömürü, ayrımcılık, ırkçılık, istismar, ve dünyanın her yerinde, küçük veya büyük ölçekte, organize suçun muazzam gücünün yattığını görmezlikten gelmeyi tercih ediyorlar. En büyük güçleri şu mesajda özetleniyor: “Genç ve çocuk yaştaki kızların hiçbir değeri yoktur, özgür bir erotik deneyim yaşamalarının tek yolunun ise fahişelik ve pornografi olduğunu anlayacaklar.”

Bu sıradan bir ahlaki panik hikayesi değil, aksine, dünyanın her yerinde kadınlar ve kızlar bana şunu öğrettiler: eğer haklarımızı kullanabileceğimiz gerçek fırsatlara sahip değilsek, özgür bir tercih yapmamız nasıl beklenebilir?

Ben haklarımı biliyorum. Sadece başka kadınların seslerini duyurma özgürlüğümü kullandığım için tecavüz etmeye kalktılar, hapse atıldım, hakkımda iki dava açıldı ve bir suikast girişimi atlattım. Ve burada, milyonlarca kızkardeşimizin sahip olmadığı bir hakkı kullanıyorum; hepimiz bu yolda birlikte yürüyebilene dek yazmaya devam edeceğim. Ve bunu, kaybettiğimiz, dürüstlükleri ve cesaretleri yüzünden öldürülen, hayatı ve ölümü Latin Amerika’da hepimizi derinden etkileyen Hrant Dink gibi, dünyanın dört bir yanından arkadaşlarımızın verdiği sıcak ilhamla yapacağım.

Hrant Dink sayesinde birçoğumuz Türkiye’de demokratikleşmeye yönelik acil ihtiyacı daha iyi anladık, onun Ermenistan’daki gelişmelerle ilgili haber yapma biçimi, Ermeni soykırımı ve Diaspora’nın karmaşık yapısı hakkında daha açık bir görüşe sahip olmamıza yardımcı oldu.

Hrant’ın tüm insanlara beslediği şefkat ve yarattığı ahenk unutulmayacak. Bu ödülü tevazuyla kabul ediyor, Hrant’ın anısını, profesyonelliğini ve ifade özgürlüğü ve İnsan Hakları davalarında bize bıraktığı mirası selamlıyorum. Teşekkür ederim.
AHMET ALTAN
   |   
LYDIA CACHO
AHMET ALTAN 1950’de İstanbul’da doğdu. Eski milletvekili, gazeteci-yazar Çetin Altan’ın iki oğlundan biri. Bir süre Robert Kolej’e devam ettikten sonra Ankara Koleji’nde eğitimini sürdürdü. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ni kazandı ancak çeşitli nedenlerden dolayı ayrılmak zorunda kaldığı ODTܒden sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden mezun oldu. Yirmi dört yaşında gazeteciliğe başladı. Gece muhabirliğinden, genel yayın müdürlüğüne kadar gazeteciliğin hemen hemen bütün kademelerinde çalıştı. Nokta dergisinde başladığı köşe yazarlığına Hürriyet, Güneş, Milliyet ve Yeni Yüzyıl gazeteleri için yazdığı günlük yazılarla devam etti.

Milliyet'te çalıştığı dönemde, gazetede Kürtlerin çoğunluğu oluşturduğu kurgusal bir "Kürdiye" ülkesinden bahseden yazısı nedeniyle işinden çıkarıldı. Yazının başlığı “Atakürt”tü. Altan; demokrasinin, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkasına yapmamak olduğunu anlattığı yazısında, eğer Mustafa Kemal Selanik yerine Musul’da doğmuş bir general, kurduğu devletin ismi Kürdistan Cumhuriyeti olsaydı ve meclis de ona Atakürt ismini verseydi, ve Kürtler, kurulan bu devlette azınlık durumuna düşen Türkler’e, Türkler’in şimdilerde Kürtler’e yaptığını yapsaydı ne olurdu sorusunu soruyordu. Bu yazıdan dolayı yargılandı.

İlk edebi eseri olan “Dört Mevsim Sonbahar” romanını yirmi yedi yaşında kaleme aldı; “Akademi Kitabevi Roman Büyük Ödülü”ne lâyık görüldü. İkinci romanı olan “Sudaki İz” (1985) müstehcen olduğu için toplatıldı. Yargılama iki yıl sürdü. Mahkeme kitaptaki iki buçuk sayfalık bir bölüm “müstehcen” bularak, kitabın “zoralım ve imha”sına karar verdi. Suçlu sayılan satırlar sansürlenerek kitap tekrar yayınlandı.

1990’ların ortalarında Neşe Düzel ile birlikte Star TV'de Kırmızı Koltuk isimli tartışma programını hazırladı ve sundu. Siyasi nedenlerden dolayı program yayından kaldırıldı. Altan, programdaki sert söylemleri nedeniyle bir buçuk yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Kasım 2007’de Taraf gazetesini kurdu. Alev Er ile birlikte gazetenin genel yayın yönetmenliğini üstlendi, daha sonra Alev Er'in ayrılmasıyla genel yayın yönetmenliği görevini tek başına yürütmeye devam etti.

Şirin Sever’e verdiği röportajda Taraf gazetesini kurma sebebini şu sözlerle ifade etti: “Dürüstlükten yana taraf olduğun zaman, olaylar karşısında tarafsız olursun. Nedir tarafsızlık? Bir olayın gerçeği neyse, nasıl olduysa, onu olduğu gibi anlatmak. Bak biz bundan yana tarafız! Diğer gazetelerin sakladığı haberleri koyacağız ortaya, biz bundan tarafız. Çünkü gazetecilik aslında göstermekten ziyade saklamakta! Biz saklamayacağız ve diğer gazeteler de zorlanacak çünkü medyaya da bir lafımız var: Biz çıktıktan sonra saklayamazsınız! Sizin sakladığınız her şey Taraf gazetesinde olacak, bu gazeteyi bunun için çıkartıyoruz.”

Eylül 2008’de Ermeni Kırımı’nın kurbanlarına adadığı bir köşe yazısı nedeniyle Türklüğe hakaretle suçlandı.

Eserleri arasında “Tehlikeli Masallar” (1996), “Kılıç Yarası Gibi” (1998), “İsyan Günlerinde Aşk” (2001), “Aldatmak” (2002) ve “En Uzun Gece” (2005) romanları bulunmaktadır.

Altan, halen Taraf gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yürütüyor ve Kum Saati adlı köşesinde, köşe yazarı olarak yazılar yazıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugüne süregelen “asker sorunu” olarak adlandırılabilecek konuları gündeme taşıyarak askeri otoritenin kırılması, sorgulanması ve eleştirilmesi için risk alıyor, ilan kısıtlamalarına, baskılara rağmen, idealleri uğruna mücadeleye devam ediyor, cesur haberlerle gündemi belirliyor.
LYDIA CACHO, 1963’te Mexico City’de, makine mühendisi bir baba ve II. Dünya Savaşı’nda Fransa’dan Meksika’ya göç etmiş Portekiz asıllı feminist ve psikolog bir anneden doğdu.

Kariyerine 1980’lerin ortalarında başladı. 12 yıl boyunca, organize suç, insan ve uyuşturucu ticareti, şiddet ve resmi kurumlardaki yolsuzluklar üzerine çeşitli gazete ve dergilerde yazdı. Kadın hakları savunuculuğu ve yazarlığı konularında uzmanlaştı. 2000’de Cancún, Meksika’da şiddet ve cinsel istismar mağduru kadın ve çocuklar için Kadınlara Tam Destek Merkezi’ni kurdu.

İncelemeleri sonucunda, Meksikalı bir işadamı tarafından yönetilen bir çocuk pornosu zincirini ortaya çıkardı. Araştırması 2005’te, ‘Cennetin Şeytanları: Çocuk Pornosunu Koruyan Güç’ (Los Demonios del Edén) adıyla kitaplaştı. Kitap, pedofil zinciriyle hükümet görevlileri, politikacılar, işadamları ve uyuşturucu kaçakçıları arasında bağlantılar olduğunu ortaya koyuyordu.

Kitabın yayımlanmasının ardından dava açıldı. Puebla Eyalet Başkanı ve hükümet üyeleri tarafından Cacho aleyhinde kampanya yürütüldü. Hapse girdi. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin siyasi iltica teklifiyle serbest bırakıldı. Serbest kaldıktan sonra vali, bölge savcısı ve bir hâkim hakkında yolsuzluk ve hapiste tecavüze teşebbüs suçlarından dava açtı. Davayı Meksika Yüksek Mahkemesi’ne taşıdı. Yüksek Mahkeme’de dava açan ilk kadın oldu.

Kadınları ve çocukları hedef alan insan tacirleri hakkındaki kitabı için dünyanın pek çok yerine gitti. Araştırması sırasında gizli kamera kullandı, rahibeden hayat kadınına pek çok kılığa girdi. Meksika’da onlarca meslektaşına olduğu gibi başına bir şey gelmesi durumunda bedeninin bulunması için beraberinde GPS cihazı taşıdı.

Pek çok kitap yazdı. Bunlar arasında, ‘Kalbini Isır’ (Muerdele El Corazon, 2005), ‘Utanç Hatıraları’ (Memorias de una infamia, 2008) ve hayat kadınlığına zorlanan kadın ve genç kızlarla yaptığı görüşmelere dayanan ‘Gücün Köleleri’ (Esclavas del poder, 2010) bulunuyor.

Halen Meksika’nın en büyük gazetesi El Universal’de köşe yazarlığı yapıyor. İnsan ticareti kurbanlarına yardım etmede başarılı yöntemler üzerine atölye çalışmalarında eğitmenlik yapıyor. Özgürlüğe, insana, eşitliğe inanıyor, bunun için mücadele ediyor, risk alıyor ve cesaretiyle çığır açmaya devam ediyor.
    |