|       |   
Çok çok teşekkür ederim… Bu, bu sene aldığım ikinci ödül.

İnsan 60 yaşında olduğuna bakılmaksızın ehlileştirilmek için hapse atılınca çok ödül alıyor galiba. 20’li yaşlarımdaki mahpusluk serüvenlerim için kimse bana ödül vermedi. Kimseye de verilmiyor. Tabii, 60 yaşında hâlâ hapse girmeye devam ediyorsanız, bu artık uslanmamışlığınızın da, ehlileşmeyeceğinizin de göstergesi oluyor.
Şaka bir yana, gerçekten çok teşekkür ediyorum. Bu hayatta almaktan en çok onur duyduğum, almayı en çok isteyeceğim ödül. Bunun tek nedeni var: Hrant Dink Ödülü olması.
Bu onur sadece Hrant’ı tanımış olmaktan, onunla birlikte çalışmış olmaktan kaynaklanmıyor. Bu isim, aynen insan hakları mücadelesi gibi, size sonu gelmez bir misyon yüklüyor. Öyle ya, Hrant’ın 2007 yılında öldürülmesinden bu yana 11 yıl geçti, failler hâlâ yargılanıyor. Avukatlarının tüm çabalarına karşın gerçek faillerin tümünün ortaya çıkmasından daha hâlâ uzak bir noktadayız. Diyelim ki bu oldu. Tüm hakikat ortaya çıkmış oluyor mu? Ardından Türkiye’nin katliamlar, komplolar, suikastlar, toplu kıyımlar, bombalar, bombalar, bombalarla tanımlanacak, aslında sıfatsızca devletin ta kendisi olan derin devlet yapısını ortaya çıkarmak, bunu mahkûm etmek gibi bir devam misyonu var. Bitmedi! Türkiye’de azınlık olarak yaşamanın ve katledilmenin hesabı var. Ermeni Soykırımı var, Türk olarak artık neredeyse gündelik hayatımızın bir parçası haline getirilen gündelik ırkçılık ve ayrımcılık var. Türkiye’de ilkokullarda okutulan alfabelere ‘Ayşe topu Agop’a at’ yazdırmak var.
Tabii ki, Hrant Dink isminin Türkiye’deki hak mücadelesiyle özleşmesi tesadüf değil.
“Bugün aldığım ödül iyi bir insanın adını taşıyor. Bugün aldığım ödül öldürülmüş bir insanın adını taşıyor.”
Yürekten katıldığım bu niteleme Ahmet Altan’a ait. 2011 Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nü kabul konuşmasından.
Ahmet Altan, 10 Eylül 2016 yılından bu yana hapiste!
2012’de ödülü alan İsmail Beşikçi zaten hapis kontenjanını bir insanı ve bir ömrü çok aşacak şekilde doldurmuştu.
2013 ödülünün sahibi Cumartesi Anneleri, İçişleri Bakanı’nın hedef göstermesinden sonra 700 haftadır sürdürdükleri hakikat ve adalet arayışlarını gözaltına alınarak, tartaklanarak, yasaklanarak ve kriminalize edilerek sürdürmeye çalışıyor.

Diğer ödül sahiplerine gelince…
Şebnem Korur Fincancı, ödülü aldıktan sonra, benim gibi Özgür Gündem’le dayanıştığı için cezaevine girdi, neyse ki çıktı.
KAOS GL. Ankara’da LGBTİ+’nin her türlü eylem ve etkinliği yasak… Yıllardır geniş katılımla yapılan ve emniyet güçlerinin varlığına rağmen hiçbir olay çıkmadan tamamlanan onur yürüyüşleri artık yapılamıyor. KAOS GL’nin kurucularından Ali Erol’un bir hafta gözaltında tutulduğunu ve hâlâ adli kontrolle dışarda olduğunu da eklemeliyim.
Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi 2015’te katledildi. Baro, başkanları Tahir Elçi için adalet mücadelesini sürdürüyor, bu ve benzeri cinayetlerde Türkiye’nin geçerli kuralı olan cezasızlık zırhını delmeye çalışıyor, hâlâ abluka altında olan Sur için çabaları hakeza…
Hepimizin gözünün sürmesi olan Eren Keskin, yüzbinlerce liralık cezanın yanı sıra yüzlerce yıl hapis cezasıyla karşı karşıya.
Yani, hapse girip ödül alanlar ve ödül alıp hapse girenler topluluğu olduğumuz söylenebilir. Ve ödüller ne kadar isabetliymiş denebilir.
Ama bu durum dünyada ve Türkiye’de, bir hastalık olan milliyetçiliğin, faşizm ve ırkçılık uygulamalarının giderek artmasıyla bağlantılı.
20. yüzyılda, soykırımlar, dünya savaşlarının pişmanlığıyla itibar kazanan insan hakları ve demokrasi, 21. yüzyılla birlikte bu itibarını kaybetmiş görünüyor. Savaşlar, savaşların ve yoksulluğun yol açtığı göçler, Batı dünyasında artan zenofobi, yabancı düşmanlığıyla birlikte geleneksel olarak dünyanın doğusuna atfedilen, halbuki kaynağı Avrupa olan otoriter, milliyetçi ve ırkçı, farklılıklara tahammülsüz rejimler, dünyanın doğusunda olduğu kadar batısında da sıklıkla görülüyor. Yönettikleri toplumları tektipleştirmeye çalışan faşizan, otokratik yönetimler demokratik siyasetin ve insan haklarının yeşerip büyüdüğü sivil alanı da giderek daraltıyor, boğuyor. Bu ortamda siyaset de imkânsızlaşıyor.
Aynen Türkiye’de de olduğu gibi… Bu uygulamalar karşısında güvencemiz olması gereken adalet kurumları da şirazesinden çıkmış vaziyette. Devlet karşısında bireyin korunmasını sağlayacak mekanizmalar birer birer yıkılıyor.
Her insani, demokratik, barışçıl talebin kriminalize edilmeye çalışıldığı bir ülkede yaşıyoruz.
Adalet gibi hakikat de tahakküm altına alınıyor. Hakikatin gücünden bahsetmek zorlaşıyor. Hakikatin değil inançların gücünden bahsetmekse kolaylaşıyor. Gücü elinde tutanların inanılmasını istediklerinin egemen olduğu bir Türkiye’de yaşıyoruz. Hakikati artık toplumun inanmasını istediklerini kabul ettirme gücüne sahip olanlar belirliyor. Adalet de aynen bu güce tabi olarak işliyor, yani işlemiyor.
Ancak bu olumsuzluğa rağmen hakikatin peşinde koşanlar yok değil. Tükenmiyorlar. Ne toplumsal hafızanın egemenlerin belirlediği şekilde oluşmasına, ne adaletin yönetenlerin kırbacı gibi işlemesine, ne de hakikatin engellenmesine izin veriyorlar. Onlar, işleri ve meslekleri ne olursa olsun, insan hakları savunucuları. Bugün buradayım, çünkü birileri her gün bir başvuru olabilir diye bir İnsan Hakları Derneği şubesinde nöbet tutuyor. Bugün buradayım, çünkü birileri gözaltına alındığında karakol veya emniyet kapısına giden avukatlar var. İnsanlar ölmesin diye imza veren akademisyenler, tüm baskı ve engellemelere, yasaklamaya karşın onur yürüyüşü için toplananlar, Cumartesi İnsanları’na İstanbul’da, Diyarbakır’da, Cizre’de, Batman’da destek vermeye gidenler… Onların haberlerini yazanlar, ihlallerin çetelesini tutan, adalet arayan, hesap sormaya çalışanlar. Milliyetçilik adı verilen kitle bencilliğini reddedenler. Zamanın ruhuna direnenler… Kötülüğün yaygınlaşan sıradanlığına teslim olmayıp, vicdanının sesini dinleyenler var.
Buradayım, çünkü bu kan ve ölüm politikasına karşı sivil ölüme mahkûm edilseler de barış için sesini yükselten insanlar var.
Bugün burada olmayı ve bu ödülü almayı onlara borçluyum. Leman Yurtsever’lere, Gülseren Yoleri’lere, Raci Bilici’lere, Filiz Karakuş’lara, Sevim Salihoğlu’lara, Ümit Biçer’lere, onlara ve onlar gibi yüzlerce, binlerce insana…
İnsan hakları mücadelesini yaşamları yapanlara…
Bu kolektif mücadelenin bir sonucu olan bu ödülü, Hafıza Merkezi’ndeki tüm çalışma arkadaşlarımla, birlikte en uzun süre yol kat ettiğim Emel Ataktürk Sevimli’yle, işte eş direktörüm, evde de direktörüm olan Meltem Aslan’la, mahkemesiz ve iddianamesiz cezaevinde tutulan arkadaşım Osman Kavala’yla ve hak mücadelesi nedeniyle cezaevinde olan herkesle paylaşıyorum.
Bu ödülün bana iyi bir insan olduğum için verildiğine inanmak istiyorum.
Bugün sadece Türkiye’de değil dünyada da umutsuzluğa umut olacak meşaleyi yakacak olan, insan hakları hareketidir. “Her şeyin bir çatlağı vardır ve ışık oradan sızar.”

Bu ödülü bu umut adına alıyorum.
Bize Mwatana’nın, Uluslararası Hrant Dink Ödülü için seçildiğini bildiren e-postayı aldığımızda, Türkiye’den bir sivil toplum kuruluşu bizi seçtiği için sevindik, gururlandık. Türkiye’deki durum ile Yemen’deki durum arasında çok büyük farklılıklar olsa da, insan hakları kuruluşları olarak benzer güçlüklerle karşılaşıyoruz. İnsan haklarıyla ilgili meseleler üzerine çalışan, bu alanda büyük mücadele veren bir sivil toplum kuruluşu tarafından ödüle layık görülmüş olmak bize gurur verdi. Hrant hakkında, her bir jüri üyesi ve bizimle bu ödülü paylaşan Murat hakkında yazılanları okudukça daha da mutlu olduk, daha da büyük bir gurur duyduk. Teşekkür ederiz!

Hrant’ı tebrik eder, doğum gününü kutlarım. Böylesi bir ailesi, ekibi, dostları ve sevenleri varken, Hrant ölmez. Dün ve bugün, Hrant’ı daha yakından tanıma imkânı yakaladım. Onun temsil ettiği değerler hakkında bilgi sahibi olup insanlar üzerinde bıraktığı etkiyi gözlemlerken kendimi babamı düşünmekten alıkoyamadım. Babam yaşamı boyunca demokratik, medeni ve adil bir devlet için çalışan, barışçıl bir akademisyen ve siyasetçiydi. Kasım 2014’te sokakta yürürken öldürüldü. Yemen’deki savaş ve akıl almaz sayıdaki ölümler sebebiyle babamın tarihini, değerlerini ve hatırasını hak ettiği gibi anamıyoruz.
Değerli konuklar; yanınıza, 22 milyondan fazla insanın insani yardım ve korunmaya muhtaç olduğu bir ülkeden geldim. Bu, Yemen’in nüfusunun neredeyse tamamı. Tamı tamına dörtte üçü. Buraya, 18 milyon insanın gıda güvencesinin olmadığı, 8,4 milyon insanın bir sonraki öğününü nasıl bulacağını bilmediği bir ülkeden geliyorum. Milyonlarca Yemenlinin temiz içme suyuna erişimi yok. Yerelde sağlık hizmetinin verilmediği ve ülke dışına seyahat etmenin imkânsız olduğu koşullarda tedavi edilebilir ve önlenebilir hastalıklar dahi ölüme mahkûmiyet anlamına geliyor. Yerinden edilen insanların dörtte üçü kadınlar ve çocuklar; yaklaşık iki milyon çocuk okula gitmiyor. 2500 okul ya yıkılmış ya da asıl amacına uygun şekilde kullanılmıyor.
Tüm bunları ve çok daha fazlasını, meşhur bir cümleyle özetleyebiliriz. Yemen’de, dünya üzerindeki en kötü insani kriz yaşanıyor. Ancak, bu cümleye her zaman şunu da eklememiz gerekiyor: Bu, doğal nedenlerden doğmuş bir kriz değil; insan kaynaklı, çatışmadan doğmuş bir kriz.
Yemen’deki kriz dördüncü yılına girerken, sivil halka ve diğer sivil hedeflere yönelik korkunç ihlaller yapıldı ve savaş suçları işlendi. Yasadışı hava saldırıları, ablukalar, ayrım gözetmeksizin yapılan bombardımanlar, keyfî gözaltılar, zorla kaybetmeler, işkence, okul ve hastanelere yönelik saldırılar, mayınlar, çocuk kaçırmalar ve daha birçok suç…

Yemen’deki tüm bu ihlalleri kimin yaptığını soracak olursanız, cevabım “Kim yapmadı ki?” olur.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin öncülüğündeki koalisyon ile onlara bağlı silahlı gruplar, silahlı Husi ve Salih grupları, Başkan Hadi’nin hükümeti ile ona bağlı silahlı gruplar. Ayrıca, Yemen’deki ciddi ihlallerde sorumluluk sahibi olan ülkelere silah satarak savaşı ateşleyen ABD, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler. Yemen’deki savaşa ve çatışmanın taraflarına dair bir şeyler duyduğunuzda, bu savaşta kahramanlar olmadığını, yalnızca suçlular ve kurbanlar olduğunu hep aklınızda tutmalısınız.
Tüm bunlara rağmen, umut her zaman var; Yemen’de barışın tesisi mümkün. Şimdiye kadar çatışmanın bir tarafı olmayı reddetmiş olan, Yemenli sıradan insanların çoğunun arzusu bu. Bu insanlar hâlâ siviller ve büyük bir yaşama arzusu içindeler.
Mwatana’da gücümüzü bu insanlardan alıyoruz. Onların daha iyi bir hayatı ve adaleti hak ettiklerini düşündüğümüz için çok çalışıyoruz. Silahlı grupların ortasında kalmışsanız ve Suudi Arabistan gibi bir komşunuz varsa, bağımsız bir insan hakları kuruluşu olmak hiç kolay değil. Ancak, böyle bir durumda siviller için hiçbir şey yapmamak daha da zor.
Hesap verebilirlik, adalet ve barışa giden yolda bize rehberlik etmesi için insan haklarını seçtik. İhlalleri belgelemek, yasal destek sağlamak ve savunuculuk yapmak korkunç bir savaşın ortasında duvar kazımaya benziyor. Yine de dürüstlükle yaptığımız çalışmaların savaşın duvarlarını sarsabileceğine ve bir gün bu duvarın yıkılacağına inanıyoruz. Barış bir gün gelecek ve Mwatana, herkes için adaletin ve haklara tam olarak erişim hakkının garanti altında olduğu bir toplum için çalışmaya devam edecek.
İzninizle, sizleri Mwatana’nın ilk günlerine götürmek isterim. Mwatana’yı kurmak üzere yasal izin almak için 2007’den beri çaba gösteriyorduk fakat Sosyal İşler Bakanlığı, bireysel olarak yürüttüğümüz insan hakları faaliyetlerinden ötürü, bize bu izni bir türlü vermiyordu. 2013’te, Mwatana için nihayet resmî izin alabildiğimizde yalnızca iki kişiydik: Çalışma arkadaşım ve eşim Abdülreşid Elfakih ve ben. Bugün ise, büyük bir aileyiz. 70 kişiyiz. 70 bağımsız, tarafsız, cesur kadın ve erkek. Genel merkezimiz San’a’da ama Yemen’in her yerinde saha ekiplerimiz var. Hepsi de gençler, en yaşlıları belki de benim.
Buradan her birine teker teker teşekkür etmek istiyorum. Bu kadar zor koşullar altında bu kadar sıkı bir çalışma yürüttüğünüz için teşekkür ederim. Hepinizi çok etkileyen nefret kampanyaları karşısında gösterdiğiniz sabır için teşekkür ederim. Gündelik hayatınızda ve çalışmalarınızda karşı karşıya kaldığınız risklere rağmen güçlü ve cesur olduğunuz için teşekkür ederim. Mwatana bu ödüle sizler sayesinde layık görüldü.
Mwatana’nın saha araştırması asistanı, çalışma arkadaşımız Kamal Al Shawish bugünü bizimle kutlayamadığı için çok üzgünüm. Kamal, El-Hudeyde’de gözaltına alındı ve 14 Ağustos 2018’de silahlı bir Husi grubu tarafından zorla kaybedildi. Bir gün bir ay oldu.
Dün, Cumartesi Anneleri’nin temsilcisini dinlerken, çok üzgün hissettim. Ne diyeceğimi bilemeden sadece ona sarıldım. Sevdikleri zorla kaybettirilmiş olan insanlara söyleyecek bir şey bulmak her zaman zordur. Bunun ne anlama geldiğini iyi bilirim. Binlerce Yemenli de bunun ne anlama geldiğini iyi bilir. Keyfî gözaltılar, zorla kaybettirmeler ve işkence Yemen’deki en yaygın davalardan. Yıllardır neredeyse bütün yetkililer bu davaların bir parçası. Tüm bu feci ihlallerden en çok etkilenenler, anneler, eşler ve genel olarak tüm kadınlar. Yemen’de de alıkonulan kişilerin annelerinin kurduğu muhteşem bir kadın grubu var.
Bizler Mwatana’da, Yemen’in dört bir yanında göz altına alınan ve kaybedilen kişilerin özgürlüğü için baskı yaratmak adına çok çalışıyoruz. Yemen’in yedi vilayetinde her gün pek çok vakayı takip eden yedi avukatımız var. Tüm karanlığa rağmen, bize devam etme cesareti veren başarı hikâyelerimiz var. Konuşmamı bitirirken Yemen’de, Türkiye’de ve tüm dünyada keyfî olarak gözaltına alınan ve zorla kaybedilen herkesin serbest bırakılmasını talep ediyoruz.
MURAT ÇELİKKAN
   |   
MWATANA INSAN HAKLARI ÖRGÜTÜ
Murat Çelikkan, 1957’de Ankara’da doğdu. Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme Bölümü’nde okudu. 1978’de sosyalist faaliyetleri nedeniyle, 1980’de ise darbenin ardından tüm muhalif kesimleri hedef alan operasyonlar kapsamında iki kez cezaevine girdi. İki davadan da beraat etti.

1979 yılında Demokrat gazetesinde başladığı gazetecilik hayatına 1983’ten itibaren Nokta dergisinde devam etti. 1980 askerî darbesinin toplumda yarattığı ağır tahribatın onarılması için çalışmalar yapan İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) kurucu üyeleri arasında yer aldı. Derneğin İstanbul şubesinde cezaevi koşulları, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, işkence suçları üzerine çalıştı ve raporlar hazırladı.

1990’da, işkence mağdurlarına destek olmak amacıyla kurulan Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nı (TİHV) yurtdışındaki toplantılarda temsil etmeye başladı; Türkiye’de insan haklarının durumu üzerine konuşmalar yaptı. Aynı yıl bir grup aydın, yazar, siyasetçi, gazeteci ve aktivistle beraber temel hak ve özgürlükler, barış, demokrasi, çoğulculuk alanlarında çalışan Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin (bugünkü adıyla Yurttaşlık Derneği) kuruluşuna katıldı. Burada uzun yıllar yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye’de sivil toplum alanında mülteciler konusunda yürütülen ilk çalışma olan ve bugün faaliyetlerine Mülteci Hakları Merkezi adında bağımsız bir kurum olarak devam eden ‘Mülteciler için Hukuki Destek Programı’nın kurucularından oldu. 1995 yılında, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin kurucu kadrosunda yer aldı. Uzun yıllar, birçok dergi ve gazetede muhabirlik, editörlük, haber ve yazı işleri müdürlüğü, köşe yazarlığı ve yayın yönetmenliği yaptı. İnsan hakları, demokrasi, toplumsal mücadeleler, Kürt meselesi, aidiyetler ve özgürlükler üzerine yazılar yazdı; üniversitelerde ve çeşitli girişimlerde gazetecilik üzerine dersler ve seminerler verdi. Toplumsal Araştırmalar ve Kültür Sanat İçin Vakıf, Barış Meclisi ve Barış Vakfı’nın kuruluşuna ve çalışmalarına katıldı.

2000’li yılların başından itibaren Kürt sorunu, barış ve geçmişle yüzleşme konularına odaklanan çalışmalar yaptı. 2011’de bir grup aktivistle beraber, çatışma dönemlerinde ve otoriter yönetimler altında yaşanan hak ihlallerinin açığa çıkarılmasını ve söz konusu geçmişle ‘geçiş dönemi adaleti’ perspektifiyle hesaplaşılmasına katkıda bulunmayı hedefleyen, hak ihlallerine uğramış grupların adalete erişiminin sağlanmasına yönelik hukuki çalışmalar yapan Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’ni kurdu. Merkezin eş direktörü ve iletişim programının yöneticisi olarak, Kürt meselesiyle bağlantılı insan hakkı ihlallerinin ve ‘zorla kaybetme’ suçunun tanınmasına, bu konularda toplumsal hafızanın güçlenmesine yönelik çalışmalar yaptı.

Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Özgür Gündem gazetesinin başlattığı kampanyaya destek vererek, 28 Mayıs 2016’da, bir günlüğüne nöbetçi genel yayın yönetmeni olduğu için, 16 Mayıs 2017’de 18 ay hapse mahkûm edildi. 14 Ağustos’ta teslim olduğu Kırklareli E Tipi Kapalı Cezaevi’nden, denetimli serbestlik hakkıyla, 21 Ekim 2017’de çıktı.

2018’de, merkezi Stockholm’de bulunan Civil Rights Defenders [Yurttaşlık Hakları Savunucuları] adlı kuruluşun insan hakları ödülüne layık görüldü.
Mwatana İnsan Hakları Örgütü, Yemen’de insan haklarını savunmak ve korumak amacıyla, 2013 yılında, Radya el-Mutavakel ve Abdulraşid el-Fakih tarafından kuruldu. Hava, kara ve deniz limanlarının kapatılmış olması nedeniyle insani yardımın yanı sıra gıda, ilaç ve yakıt gibi hayati ürünlerin sivillere ulaştırılmasında büyük güçlükler yaşanırken, bir yandan da zorla kaybetmeler, keyfî tutuklamalar, hak savunucularının baskı altına alınması gibi insan hakları ihlallerinin yoğun şekilde sürdüğü ülkede bu ihlalleri tespit edip durdurmak ve bu alanda doğru ve tarafsız bilgi üretmek üzere, genç kadın ve erkeklerden oluşan, bağımsız bir çalışma ekibiyle saha ziyaretleri ve araştırmaları, izleme ve belgeleme çalışmaları yapıyor. Topladığı veriler ışığında, uluslararası insan hakları hukuku değerlerine uyumlu yasal değerlendirmeler yapıyor; bunların kabul edilmesi ve uygulanması için lobi faaliyetleri yürütüyor.

İnsan hakkı ihlali mağdurlarına destek olurken, sorumluların tespit edilip adaletin sağlanması ve bu ihlallerin tekrarlanmasını önlemeye dönük mevzuat ve politikalar geliştirilmesi yönünde çaba gösteriyor. Filmler, broşürler ve sosyal medya aracılığıyla, kamuoyunu haklar konusunda bilinçlendirmek; insan hakları alanında uzmanlar yetiştirmek için çalışmalar yapıyor. Yemen’de olup bitenlerin uluslararası kamuoyuna aktarılmasında çok önemli bir rol oynuyor.

Eylül 2014’te, Yemenli silahlı grup Husilerin başkent San’a’yı ele geçirip ülkenin en büyük ikinci şehri olan Aden’e doğru ilerlemeleriyle ve buna karşılık olarak Suudi Arabistan’ın liderliğindeki bir uluslararası koalisyonun Mart 2015’te Husi güçlerine yönelik hava saldırılarıyla fitili ateşlenen ve halen devam eden silahlı çatışmalarda yaşanan insan hakları ihlallerini belgelerle ortaya koydu. Birleşmiş Milletler’in “dünyadaki en kötü insani kriz” olarak tanımladığı iç savaşta, ABD ve Suudi Arabistan’ın öncülüğündeki güçler ile Husilerin saldırılarında binlerce sivilin, özellikle kadınlar ve çocukların öldürüldüğünü, birçoklarının yaralandığını; hastaneler, evler, parklar, pazar yerleri ve okulların tahrip olduğunu belgeleyip dünya kamuoyuna duyurdu. Yemen’in Eylül 1998’de onayladığı Ottawa Sözleşmesi çerçevesinde, Husi güçlerinin kara mayınları kullanmaya son vermesini, mayınların bulunduğu yerlerin belirlenmesini, depolardaki mayınların imha edilmesini, gömülü olanların temizlenmesini ve mayın kurbanlarına tazminat ödenmesini talep ediyor ve bu yönde çalışıyor. Görev başındayken kaybedilen ve keyfî olarak gözaltına alınan gazetecilerin durumuna dair araştırmalar ve belgeleme çalışmaları yürütüyor. Hazırladığı raporlar, Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü tarafından referans alınıyor.

Yemen’de yeni gelişmekte olan sivil toplum kuruluşlarının, 2011’de başlayan siyasi kutuplaşma içinde sesinin kısıldığı; 2014’te başkent Sana’a’nın Husiler tarafından ele geçirilmesi ve Mart 2015’te Suudilerin önderliğindeki koalisyon güçlerinin askerî müdahalesiyle bağımsızlıklarını kaybettiği; çatışma halindeki tarafların sosyal medya ve kendi özel ağları aracılığıyla, bağımsız insan hakları örgütlerine karşı karalama kampanyası yürüterek halkta onlara karşı önyargı yarattığı bir dönemde çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Seyahat hakkının da kısıtlandığı bu ortamda, sosyal medyayı daha aktif kullanarak, ülkedeki insan hakları ihlalleri raporlarını kamuoyuyla paylaşmaya devam etti, ediyor.
    |