|       |   
Uluslararası Hrant Dink Vakfı’nın Değerli Başkanı,
Değerli Jüri Üyeleri,
Ödül Komitesi’nin Değerli Başkanı
Değerli Konuklar…
Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.
Hrant Dink’i sevgiyle anıyorum.


Ödüller, her zaman sorumluluk da yükler. Bu sorumluluğu taşımaya çalışacağım. Teşekkür ediyorum.

Bu münasebetle, Yakındoğu kavramı üzerinde kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Bizans, İstanbul’dan itibaren, Doğu’ya doğru coğrafyayı, Yakındoğu, Ortadoğu ve Uzakdoğu şeklinde bölmüştü. Yakındoğu Anatolia, Karadeniz’de Pontus, Lazistan, Kapadokya, Ermenistan, Kürdistan, Kilikya, Mezopotamya, Turabidin… gibi bölgeler vardı. Anatolia, bugün Ege Bölgesi denilen bir bölgeydi. Hatta Ege’nin de küçük bir kesimi. Ortadoğu, Mısır’dan Hindistan’a, Kuzey Buz Denizi’nden Umman Okyanusu’na kadar olan bölgeyi içine alıyordu. İran, Yakındoğu ve Ortadoğu arasında bir yerde kalıyordu. Uzakdoğu, Çin, Mançurya, Kore, Japonya, İndonezya gibi coğrafyaları içeriyordu.

Yakındoğu, uzaktan gelenler tarafından imha edilmiştir. Yakındoğu’nun yerli halkları, Rumlar-Pontuslar, Ermeniler, Süryaniler, Lazlar, Ezidi Kürtler… uzaktan gelenler tarafından imha edilmiştir. Bu sürecin nasıl yaşandığına kısaca bakmak istiyorum.

İttihat ve Terakki’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nu Türk esasına göre yeniden düzenlemek gibi bir projesi vardı. Osmanlı ekonomisini millileştirmek yine önemli bir amaçtı. Adriyatik Denizi’nden Büyük Okyanus’a kadar varacak bir imparatorluk düşünülüyordu. Fakat bu Türk imparatorluğu olacaktı. Rumlar, Ermeniler öbür Hristiyan halklar bu projede önemli pürüzlerdi. Kürtler gibi, Müslüman olan ama Türk olmayan halkların durumu da önemliydi, Türk ve Kürt olan ama Müslüman olmayan Kızılbaşların, (Alevilerin) durumu da dikkate alınıyordu.

İttihatçılar, açık-gizli bütün toplantılarında bu proje üzerinde çok durdular, projeyi geliştirdiler. Balkan yenilgisinden sonra, bu proje üzerinde daha kararlı bir şekilde durdular. Ayrıntılı planlar, programlar geliştirdiler. Doktor Nazım, Ziya Gökalp, Bahattin Şakir bu projede belli başlı roller aldılar. Karadeniz havalisindeki Rumlar-Pontuslar, Kapadokya’daki, Ege’deki Rumlar, Ege adalarına, Yunanistan’a sürgün edilecekti. Ermenilerin nüfusu, tehcir adı altında çürütülecekti. Kürtler Türklüğe, Kızılbaşlar Müslümanlığa asimile edilecekti. Süryani gibi öbür Hrıstiyan halklara, Ezidi Kürtlere de benzer politikalar uygulanacaktı. Göçe zorlanan Rumların ve nüfusu soykırımla çürütülecek olan Ermenilerin zenginliklerine, taşınmaz mallarına el konulacak, bunlar Müslüman Türk eşrafın denetimine sunulacaktı.

Birinci Dünya Savaşı, İttihatçıların aradığı fırsat verdi. Savaş başlar başlamaz Rum-Pontus sürgünleri başladı, savaşın ilk yılı içinde, 1915’in baharında, Ermeni nüfus “tehcir” adı altında soykırıma uğratıldı. Geriye kalan iki sorun da, Cumhuriyet döneminde, İttihatçıların devamı olan yönetimlerce sistematik bir şekilde yaşama geçirildi. Ermenilerden ve Rumlardan kalan taşınmaz mallar üzerinde, büyük bir yağma gerçekleşti. Bu şekilde, Osmanlı ekonomisi, Türk ekonomisi millileşmiş oldu. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin çok önemli bir boyutu budur.

Bugün, büyük burjuvazinin zenginliğinin kaynağı Ermeni mallarıdır, Rum mallarıdır. Kürt bölgelerinde Kürt ağalarının, aşiret reislerinin, şeyhlerinin zenginliğinin kaynağı yine Ermeni mallarıdır, Süryani mallarıdır.

Yakındoğu bu süreçte imha edildi. Almanlar Yakındoğu’nun imhasında İttihatçılara çok yoğun bir destek verdiler. Tabii Almanya I. Dünya Savaşı’nda yenilmiştir ama 1919-1920 yıllarında Milletler Cemiyeti döneminde de, Büyük Britanya ve Fransa gibi dönemin emperyal devletleri Yakındoğu’nun imhasında önemli rol aldılar.

Bu süreçte, Kürtlerin durumunu iki safhada ele almak gerekir. Kürtleri, Türklüğe asimile etmek temel bir kuraldı. İttihatçılar, daha sonra Kuva-yı Milliye (Kemalistler), Ermenilerle, Süryanilerin imhasında Kürtler tetikçi olarak kullanılmıştır. “Yakındoğu İşleri İle ilgili Lozan Antlaşması” Yakındoğu kavramının kullanıldığı son uluslararası metin oldu. Anadolu, artık bugünkü T.C.’nin Asya topraklarını anlatır bir kavram oldu. Cumhuriyet kurulunca, Lozan’la birlikte uluslararası garanti gerçekleşince Kürtlerin inkârı-imhası başladı ve bugünlere kdar geldik.

Siyaset adamları zaman zaman özür diliyor. Bu hiçbir sorunu çözmez. Bu sorunların üstesinden gelmenin tek tutumu döneme ilişkin ciddi araştırma ve incelemelerin yapılmasıdır. Bu sorunlar birbiri ile ilişkilidir; Kürt sorunu, Ermeni sorunu ile yakından ilişkilidir. Nasıl ilişkilidir? Ermenilerden kalan taşınmaz mallar Bitlis’te, Muş’ta, Diyarbakır’da, Siirt’te ve bölgedeki Kürt ağalarının, aşiretlerinin eline geçti. O zaman bu malları ellerinde tutabilmek için devletin görüşüne elbette evet diyeceklerdi. Devlet, siyasal ve toplumsal konularda nasıl bir görüş ileri sürüyor; siz o malları yağmaladığınız için devletin görüşüne evet diyorsunuz. Evet demiyorsanız zaten devlet sizin o malları kullanmanıza izin vermez. Bu bakımdan, bu konular birbirlerinin hem nedeni hem sonucudur. Halklar arasında toplum bilincinin, tarih bilincinin gelişmesini sağlayacak kişiler, diğer halklara daha az zarar verme ve anlayışlı davranma tutumuna sahip olacaktır.

Bir ulus, tarihinin belirli bir döneminde, bölünmenin, parçalanmanın ve paylaşılmanın hedefi olmuşsa o ulus bir daha derlenip toparlanamamaktadır. Kürtler gibi, Ermenilerin de böyle bir sorunu vardır. 19. yüzyıl… Osmanlı Ermenistan’ı, Rus Ermenistan’ı… Ermenilerin gücünü kırmıştır. İran, Osmanlı ve Rusya arasında Ermeniler bir birlik oluşturamamışlardır. Bugün Kürtleri görüyoruz. Ortadoğu’da kırk milyona yakın nüfus ama uluslararası siyasal statüleri yok. Mayın tarlaları ile dikenli teller ile gözetleme kuleleri ile bölünmüştür. Bu bölünmenin, parçalanmanın, derinleşmesi ve yaygınlaşması isteniyor.

Bunların üstesinden araştırarak gelebiliriz. Burada ifade özgürlüğü çok önemlidir. İfade özgürlüğü toplumun, devletin çağdaş medeni bir devlet olmasının temel göstergesidir. Yollar, barajlar, fabrikalar, büyük binalar çağdaş medeniyetin göstergeleri değildir. Eğer bir toplumda ifade özgürlüğü kurumlaşmış ise, özgür eleştiri kurumlaşmış ise o toplumda resmi ideoloji yoktur demektir. Resmi ideoloji demokrasinin önünde en önemli engeldir. İfade özgürlüğünün kurumlaşması o toplumun, o devletin gocunacağı bir şeyin olmadığını gösterir. İfade özgürlüğünün kurumlaşması, o toplumda yolsuzlukların, dolandırıcılıkların, rüşvetlerin olmamasıdır. Olduğu zaman da şiddetli bir şekilde tepki görmesi, yargılanması demektir.

Türkiye’de toplumsal bilimlere karşı çok yoğun baskılar söz konusudur. 1940’ları düşündüğümüz zaman, üniversitelerde Behice Boran, Niyazi Berkes baskılarla zulümlerle karşılaşmışlardır. 1970’leri düşündüğümüz zaman Oya Baydar ve arkadaşları benzer operasyonlarla karşılaşmışlardır. Bugün de Pınar Selek gibi, Müge Tuzcuoğlu gibi genç araştırmacılar benzer baskılarla karşılaşmışlardır. Müge, Mart 2012’den beri Diyarbakır Cezaevi’nde tutuklu. Müge ne yaptı? Müge evleri yakılan yıkılan ailelerin çocukları ile ilgilendi. Sarmaşık Derneği, Göç-Der ile ilgilendi. Tabii bunlarla ilgilenmek ‘fail-i meçhul cinayetler nasıl gerçekleşti, köyler nasıl yakıldı, aileler nasıl mağdur oldu?’ anlamına geliyor. Köyde toprak da var, su da var ama siz onlardan yararlanamıyorsunuz, büyük şehirlerin varoşlarında mağdur bir yaşam sürdürüyorsunuz. Bütün bunlar devletin, hükümetin istemediği konular. Çünkü ifade özgürlüğü bunun için kısıtlanıyor. Gerçeklerin araştırılmasına engel olmak, bu konuda bir bilincin oluşmasına engel olmak için…

Türkiye’de yargı, toplumsal dinamikleri, toplumsal talepleri dikkate almıyor. Çok ağır cezai yaptırımlar söz konusu oluyor. Dilerim bundan sonra Türkiye’de yargı bu değerleri dikkate alır. Bunları yasaklayıcı değil bilakis bunların daha da örgütlenmesine, gelişmesine yardım edecek tutumları benimser.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Hrant Dink’i tekrar sevgiyle anıyorum..
Merhaba,

Hrant Dink Ödülü’nün burada temsil ettiğim “Memorial” topluluğuna verilmesi bizim için çok büyük bir onurdur.

Bu büyük onur sadece ödüle adını veren insanın kaderinden değil, aynı zamanda harikulade insanların bu ödüle layık görülmüş olmasındandır. Memorial’ı temsil etmek üzere bu sahneye çıkmayı hak eden başka insanların bulunduğu da kuşkusuzdur.

Bizim teşkilatımız 25 yıl önce 1987 yılında terör kurbanlarının, Sovyetler Birliği’nde totaliter komünist sistemin kurbanlarının anılarını muhafaza etme kaygısı taşıyan insanların teşkilatı olarak ortaya çıkmıştır.

İlk başlarda genç aktivistlerin kurduğu küçük bir girişim grubuydu. Ancak bunlar hemen kendi çabalarını daha yirminci asrın 60’lı yıllarında totaliter devlet içinde insan hakları ve tarihi hafıza için de mücadele eden “Eski rejim muhalifleri” ile güçlerini birleştirdiler. Özgür olmayan bir ülkede özgür insanlar gibi yaşama imkânı için onlar hayatlarını tehlikeye attılar ve fedakârlıkta bulundular.

Uluslararası Memorial’ın bugünkü başkanı Arseniy Roginskiy tarihi “Hatıra” almanaklarını yazdığı için mahkûm edildi, Rusya Memorial’ının başkanı Sergei Kovalev “Olup Bitenlerin Kroniği” adlı insan hakları bülteninde düzeltmenlik yaptığından dolayı 10 sene hapis yattı. Memorial’ın ilk eş başkanı akademisyen Andrey Dmitriyeviç Saharov daha 1968 yılında barış, gelişme ve insan hakları gibi kavramların ayrılmaz bir bütün olduğuna dair teoriyi ortaya koydu ve Rus makamları tarafından sürgüne gönderildi.

Bugün Memorial’a verilen bu ödül aynı zamanda SSCB dönemindeki insan hakları mücadelesi veren diğer insanlara da verilmiş sayılmaktadır.

1980’li yılların sonlarında ise Memorial hareketi Sovyetler Birliği’nin neredeyse en kitlesel hareketi haline geldi. Neden? Önemli ölçüde, birçokları için yasak olan ve cezası hapis anlamına gelen ülke tarihinin değerlendirmesini yapmak, politikanın eşdeğer manalısı oldu.

Yirminci asır Rus tarihi sadece muzaffer komünist ütopya değil, aynı zamanda devlet terörü, toplumun sosyal yapısının bilinçli olarak bozulması, halkların zorla sürgün edilmesi ve benzeri sürgün olaylarından oluşmaktadır. Bu aynı zamanda idrak etme ve direnişin de tarihidir. Tarih dersi kaytarmaya ve unutmaya gelmez, yoksa hemen sınıfta kalıverirsiniz.

Ancak o zamanlar taa en başlarda Memorial şunun farkına vardı: geçmiş dönemin suçlarından bahsetmek mümkün değildi ve “burada ve şimdi” kitlesel insan hakları ihlallerini göz ardı etmek de mümkün değildi.

Gorbaçov döneminde 1987 yılında siyasi hükümlüler serbest bırakıldı, ancak, Sovyet cumhuriyetlerinde başlayan bağımsızlık hareketleri neredeyse eş zamanlı olarak etnisitelerarası ihtilafa dönüştü: etnik ayırımcılık, sonra kıyımlar ve silahlı çatışmalar ve mülteci dalgaları ortaya çıktı. İşte bunlar 1991 yılında oluşturulan Memorial İnsan Hakları Merkezi’nin yirmi yıldan fazla bir süre için çalışma konusu oldu.

Aynı 1991 yılının Ağustos ayında SSCB’de komünist rejim son buldu. Üç gün boyunca diktatörlüğü canlandırma direnişi sürdü ve üç kişi öldü- ve bu o zaman için zaferin bedeliydi. Bu Memorial’cilerin de katıldığı zaferden sonra Sovyetler Birliği dağıldı. Birçoklarına öyle geldi ki, yeni Rusya’nın yeni iktidarı kendi değerleri olarak demokrasi ve insan haklarını ilan edince gerçekten de öyle olacak.

Ancak, çok kısa bir zaman içinde kendi hayalleriyle kendini aldatanların ümitleri de aldatıldı. Aynı 1991 yılının sonbaharında Kafkaslarda bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan’da çıkan kriz nerdeyse savaşa dönüyordu. 1992 yılınınsonbaharında –kanlı Osetin-İnguş ihtilafı çıktı ve yüzlerce insan öldürüldü ve kayboldu.

1993 yılının sonbaharında Moskova’da “Küçük İç Savaş” – olan cumhurbaşkanı ve parlamento arasındaki ihtilaf neticesinde “iyilerin gücü” yüzelliye yakın insanın canı pahasına galip geldi. 1994 yılında birinci Çeçen Savaşı başladı. Bu savaş Rusya cumhurbaşkanı Boris Yeltsin’in popülaritesini arttırma girişimiyle başladı. Elli bine yakın sivil insan Rusya’nın kaybettiği bu savaşın kurbanı oldu. Aslında bütün bu yıllarda da Rusya savaşan bir ülke idi. Askeri baskı ve şiddet neredeyse anormal bir şeymiş gibi algılanmaz oldu.

1990’lı yılların başlarında kendi yakın tarihine ve onun derslerine olan genel ilgi sanki bir yerlere kayboldu. Sanki ülke devrim öncesi dönemden bir asır atlayarak 1991 yılına geçti.

Acı tecrübeyi idrak etmekten feragat pahalıya patladı. Tarih bu tür şeyleri affetmez. Tabiat ise bilindiği gibi boşluğa tahammül edemez. Bu boşluğu nostalji ve Sovyet geçmişine olan özlem doldurmaya başladı. Doğal sonuç olarak da insanlara özgürlüklerine karşın güvenlik vaat eden eski KGB yarbayı iktidara geldi. 13 yıl önce 1999 yılında “kontraterörist operasyon” olarak adlandırılan İkinci Çeçen savaşı başladı.

Kendisi için SSCB’nin çöküşü -20. asrın en büyük jeopolitik afeti olan bir kişi iktidara geldi. Bu kişi sovyet döneminde gizli polis sisteminde ve bunun kuruluşunda çalıştı. İstihbarat sisteminin adamı bu defa yeni bir düzen içinde kendisine bir mekân oluşturdu.

Takip eden 13 yıl rövanş dönemiydi. Terörizm ve aşırılıkçılıkla mücadele adı altında ve sınır dışından düşmanca etki neticesinde temel hak ve özgürlükleri peş peşe daraltılıyordu.

Yok, yok… Biz Sovyetler Birliği’ne dönmedik, şimdilerde çok şey değişti. Ancak, SSCB’de “devlet düşmanları” sadece tutuklanırken Rusya’da 21. asrın “sıfırlı” yıllarında toplumsal aktivistler ve gazeteciler şiddet içermeyen faaliyetleri için öldürülmeleri sistematik hal aldı.

Ben anlıyorum ki, aslında bu ödül gerçekte Hrant Dink gibi bu idealler uğruna hayatını feda etmiş kişilere verilmektedir.

Bu ödül – bir gazeteci olarak ülkemin Kafkaslarda, Çeçenistan’da yürüttüğü savaş hakkında yazan ve Moskova’da 7 Ekim 2006 tarihinde öldürülen Anna Politkovskaya’ya da verilmektedir.

Bu ödül – askeri suç mağdurlarını, çevrecileri, solcuları ve emekçi aktivistleri savunan ve Moskova’da 19 Ocak 2009 tarihinde öldürülen genç yetenekli avukat ve gazeteci Stanislav Markelov’a da verilmektedir.

Bu ödül – neredeyse on yıl birlikte çalıştığımız Memorial’den arkadaşım 15 Temmuz 2009 tarihinde kaçırılan ve aynı gün öldürülen Natalya Estemirova’ya da verilmektedir. Bu on yıl boyunca Natalya Estemirova Çeçenistan’da önceleri Rus askerlerinin, daha sonra yerel oluşumların terörünü duyuruyordu.

Bu üç şahıs Estemirova; Politkovskaya ve Markelov ortak bir iş yaptılar. Bilhassa onların çabalarıyla ikinci Çeçen Savaşı sırasında işkence ve bir adamın ortadan kaybolmasından sorumlu Rus polisi onların çabalarıyla hüküm giydi. Üç bin kaçırma ve ortadan kaldırmaya karşı tek bir mahkûmiyet. Bunu ortaya çıkaran üç kişinin üçü de öldürüldü. Şu matematiğe bir bakın.

Ben bu harika insanları takdim eden bir canlı olarak kendi görüşleri ve şiddet içermeyen faaliyetleri için öldürülen diğerlerini çok iyi anlıyorum.

25 yıl önce Memorial tarihi hafıza için mücadeleyi trajik tarihimiz bir daha tekrar etmesin diye başlattı. Bu arada yenildik mi?

Bir yıl önce Rusya’da yeni protesto hareketi başladı, şiarı sahtecilikle mücadeleydi. Sokaklara binlerce kişi çıktı. Sahtecilik mekanizması bozulamadı ve Vladimir Putin yeniden devlet başkanı oldu, binlerce gösterici tutuklandı.

Evet, artık yeniden siyasi tutuklularımız var. Pussy Riot punk grubu olayı bütün dünyada biliniyor. Bunlar kilisede “Meryem Ana Putin’i başımızdan sav” diye ilahi söyledikleri için hapiste. Putin’in yemin töreni öncesinde 6 Mayıs’ta kitlesel karışıklık çıkarmaktan sanıklar ve hapisteler. Ancak protestolar devam ediyor. Bu gün 15 Eylül tarihinde de on binlerce insan Moskova’nın merkezinde gösterideydi. Ben burada onları yani protesto edenleri de ve hapislerde yatanları da temsil ediyorum.

İlkbaharda ve yaz aylarında kabul edilen yeni yasalar fiilen barışçıl toplantılar düzenleme imkânını ortadan kaldırmaktadır. Yeni iftira yasası basın özgürlüğünü ortadan kaldırıyor ve çocukları koruma adı altında internet siteleri yasaklanabiliyor. En nihayet yurt dışından yardım alan kuruluşların, “ne olduğu bilinmez ama hain düşmana hizmet eden yabancı ajanlar” olduklarını gönüllü olarak itiraf etmelerini istemektedirler. Bu yasadışı isteklere boyun eğmeyi düşünmüyoruz. Muhtemeldir ki önümüzdeki aylarda Memorial’e mahkeme yolu gözükmektedir.

Yukarıda söylenenleri herkes biliyor olsa gerek. Eski bir imparatorluk, sonra geleceğe doğru sıçrayış ve yeni bir diktatörlüğe dönüşüyor. Pek eski olmayan cezasız kalmış suçlar ve insanlığa karşı işlenen suçlar…

Hrant Dink Ödülü sahiplerinden biri Baltasar Garzon iki döneme ilişkin olarak cesur davranışlarda bulundu. 70’li ve 80’li yıllarda suç işleyen Latin Amerika askerleri tahkikatı. Bunun için Garzon insanlığa karşı işlenen suç nerede işlenmiş olursa olsun hesap verilmesi gerektiği konusunda evrensel hukukun mekanizmasını kullandı. İkincisi de Franco diktatörlüğünün 1936 yılında estirdiği terörle ilgili olarak iç savaş olayları üzerindeki suskunluk perdesini kaldırmıştır. Bu da oldukça zor olmuştu.

Burada ödül alan İsmail Beşikçi Kürt sorunu hakkında yazmaya cüret ettiği için 17 yılını hapislerde geçirdi. Biz bunu Rusya’da çok iyi anlıyoruz.

Maalesef günümüz Rusya’sında Türkiye ve İspanya dendiğinde sadece bir tatil beldesi anlaşılmakta. Kendi tarihi ve sorunları bulunan dünyevi varlıklar olduğu unutulmaktadır. Tarih ve sorunlarıyla da bizim Rusya’mıza benzemektedir bu iki ülke. Bütün çeşitliliğe rağmen tek bir dünyamız olduğunu hissedebiliriz ve birbirimize sorunlarımızı çözmede yardımcı olabilir.

Memorial Çeçen davalarıyla ilgili olarak AİHM’e ilk dilekçelerini yazarken Kürt davalarıyla ilgili Türkiye’ye karşı ve Kuzey İrlanda davalarıyla ilgili olarak İngiltere’ye karşı açılan ve kazanılan davalardaki tecrübeyi biz de kullandık. Garzon’un deneyimi bizim için aynı ölçüde önemlidir. Belki de bizim tecrübemiz ve misyonumuz sizin de ilginizi çekecektir.

Biz kendi tarihimizi ve çağdaş yaşamımızı herkesin pek hoşuna gitmeyecek bir açıdan –kaba ve kitlesel insan hakları ihlallerinin tarihi olarak ve Direnişin tarihi olarak görüyoruz.

Bizler tarih ve çağımızı farklı insanların kaderi üzerinden görüyoruz. Bu trajediyi bir istatistiğe dönüştürmeme bakımından önemlidir.

Biz anlıyoruz ki trajik geçmişin yadsınması her zaman şu andaki şiddeti ve gelecek suçları planlamayı haklı çıkarmak için kullanılmaktadır.

Memorial minnettarlıkla Hrant Dink ödülünü kabul etmektedir –bu bize çalışmalarımızı devam ettirmek için ilham verecektir.
İSMAİL BEŞİKÇİ
   |   
MEMORIAL
İSMAİL BEŞİKÇİ, 1939’da Çorum’da, Türk ve Sünni-Hanefi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1962’de Mülkiye’den mezun oldu. Askerliğini Bitlis’te yaptı. Şemdinli ve Yüksekova’da Kürt halkının yaşantısını yakından tanıma imkânı buldu.

Askerliğin ardından kısa bir süre Tunceli'de memurluk yaptı. 1965'te Alikan aşiretinin toplumsal yapısı üzerine doktora çalışmasına başladı. Saha araştırması için toplam 7 ay aşiret çadırında yaşadı.

1967'de Türkiye İşçi Partisi’nin düzenlediği, Doğu Mitingleri adıyla bilinen açıkhava toplantılarına katıldı ve gözlemlerini 'Doğu'da Şeyhlik, Ağalık' başlığıyla yayımladı. O günün Türkiye koşulları için cesaret isteyen, özgür ve güçlü analizler yaptı...

“İstediğiniz kadar Türk-Kürt diye bir şey yoktur, bu vatan toprağı üzerinde oturan herkes Türk’tür deyin, belirli bir sosyolojik gerçeği gizleyemezsiniz. İstediğiniz kadar Kürtçe diye bir dil olmadığını, Türkçe, Farsça, Arapça'nın karışımı olduğunu iddia edin, sosyolojik bir gerçeği değiştiremezsiniz... Gerçekleri gizlemek, uzun vadede bizi daima yanlış ve memleketin hayrına olmayan sonuçlara götürür...” diyordu.
1968’de, Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde, bir meslektaşının ihbarı, üniversiteden tasfiye sürecini başlattı. Marksist propaganda ve bölgecilik yaptığı gerekçesiyle dersleri kaldırıldı. Ancak o, Doğu illerindeki gezilerine ve gözlemlerine devam etti. 1969'da Türkiye sosyal bilimler tarihi için çok önemli eserlerden biri olan “Doğu Anadolu'nun Düzeni” kitabını yayımladı. Ve üniversiteyle ilişkisi kesildi.
12 Mart 1971 darbesinden hemen sonra tutuklandı ve Diyarbakır Askeri Cezaevi'ne gönderildi. Sekiz kez cezaevine girip çıktı ve yaşamının toplam 17 yılı cezaevinde geçti. 1999’da yapılan yasal düzenleme sonucu tahliye oldu.
Kürt sorunu üzerine toplam 36 kitap yayımladı, 32'si Türkiye sınırları içinde çeşitli yasaklarla karşılaştı.
Henüz Kürt kelimesi gündelik hayatta kullanılmazken, Kürt halkının varlığı bile kabul edilmezken, statükonun ağır baskılarına rağmen hakikati dile getirebildi; doğru bildiği yolda riski göze aldı.
Kürt sorununun toplumsal ve siyasi niteliğini anladığı günden beri, çözüm için kafa yoruyor. İşkence ve kötü muameleye maruz kalmasına, yaşamının uzunca bir bölümünü tehdit altında geçirmesine rağmen, sözünü sakınmıyor, çalışmaktan vazgeçmiyor. Toplumun sorunlarıyla yüzleşmesi için araştırmalar yapıyor, kitaplar yazıyor, mücadele ediyor ve dönüştürüyor.
ULUSLARARASI “MEMORIAL” TOPLULUĞU, 1989'da Tiflis'te, ölüme yol açan bir polis baskınına verilen tepkiler içinden doğdu.

1991'de insan hakları çalışmaları üzerine kurumsallaştı. Tarih araştırmaları ve eğitimi üzerine yoğunlaştı. Devlet terörü hakkında sistematik kanıt toplama çalışmalarına başladı. Sovyet hükümetinin örtbas etmeye çalıştığı suçların ortaya çıkarmaya yöneldi. Pek çok şehirde belge ve hatıraları topladı, sözlü ifadeleri yazıya geçirdi, kamp ve sürgün alanlarına keşif gezileri düzenledi. Onbinlerce insan, ellerindeki dökümanları onlara ulaştırdı. Böylece baskı dönemine ilişkin devasa bir arşiv oluştu. Topluluk, geçmişteki trajik olayları unutmanın kişinin kendi hafızasını terk etmesi olduğuna inanıyor. "Hafızasını kaybetmiş bir toplum herhangi bir demagoga boyun eğer; ve böyle bir toplumdaki insanlar devlet makinesinin basit parçalarından başka bir şey değildir" diyor.

50’den fazla "Hafıza Kitabı" ve idam edilen kurbanların listelerini yayımladı. Dönemle ilgili tüm belgeler ve basılı materyaller Moskova'daki kütüphanelerinde toplandı. Mahkûmlar tarafından yapılan, kamplardaki yaşamın izlerini taşıyan yüzlerce sanat eseri müzelerinde sergilendi.

Faaliyetlerine pek çok eski-sovyet ülkesinde ciddi tehdit ve tehlike altında devam ediyorlar. Dağlık-Karabağ'la başladıkları bilgilendirme çalışmalarına, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Moldova, Tacikistan, Rusya ve Çeçenistan'la devam ettiler.

Çeçen otoriteleri tarafından sıkça baskına uğrayan Çeçenistan'daki ofislerinde, ülkedeki cinayetleri ve kaçırılma olaylarını araştıran ödüllü aktivistleri Natalya Estemirova 2009'da kaçırıldı ve ölü bulundu. Çalışanlarının hayatlarını tehlikeye atmamak için bir süreliğine ülkedeki faaliyetlerini askıya almak zorunda kaldılar.

Toplumun sadece geçmişteki değil hâlâ devam eden insan hakları ihlalleriyle de yüzleşmesini sağlıyorlar. Silahlı çatışma noktalarındaki insan hakları ihlallerine dikkat çekiyor, kamuoyunu bilgilendiriyorlar. Göçmen ve mülteci hakları için çalışıyor, göçmen bürolarının devletin değil mültecilerin haklarını savunur hale gelmesi için mücadele ediyorlar. "Tarihimiz, devletin tarihi değil insanların tarihidir ve genellikle insan haklarının ihlali tarihidir. Bu yüzden, tarih üzerine çalıştığımız zaman insan haklarını öğreniyoruz. Böylece, günümüzde daha az insan hakları ihlali olacaktır..." diyorlar. Topluluk, idealleri uğrunda mücadele edenlere cesaret veriyor ve insan haklarını savunurken risk alıyor. Tarihe olan bakış açıları hepimize ilham veriyor.
    |