|       |   
Uluslararası Hrant Dink Ödülü - 15 Eylül 2013
Nataša Kandic– Ödül Konuşması

Şu an, az önce konuşan hanımefendileri dinlerken… Şimdiye kadar var olan temaslarımda belki yüzlerce, binlerce hanımefendiyle, anneyle, kız kardeşle, ablayla görüşme imkânlarım ve temas etme imkânlarım oldu. Onları şu an, hemen, bu dakikada hafızamda canlandırdım. Hiç şüphesiz ki acıların en büyüğü, ebeveynlerin - bir anneye, bir babaya- kendi evlatlarının, bırakın na’şını, ölümünden, na’şından kalan herhangi bir kemiğin parçasını bulmamak. Bir toplantıda, kayıp çocukların aileleriyle görüşürken, bir babanın sözleri beni tamamen şaşırttı; beni kelimesiz bıraktı. Yüzüne baktığınız zaman, bir mutluluk ifadesi görüyordunuz. Baba şunları söyledi: “Ben oğlumu buldum. Size - anneler ve babalara- aynı temennilerde bulunuyorum. Çocuklarınızı, evlatlarınızı bulursunuz inşallah.” O, evladının kemiklerini bulmuştu. Bir anne veya babanın ölmüş veya öldürülmüş evladının kemiklerini bulmak, neredeyse onun yerini bulmak ve yerini tespit etmek gibidir. Artık onun bir mezarı var, bir yeri var. O yere, bir anne ve baba gelebilir, oraya çiçek getirir, orada çocuğunu anar, hafızalarını tazeler. Ama hiç olmazsa evladını ait bir yer var.

Anne ve babalara, ya da ailelerinden kayıp olan kişilerin ne şekilde bulabilirler? Zor bir süreç belki ama bulunabilecek tek bir yol var: toplu mezarları bulmak. O toplu mezarlara kadar ne şekilde ulaşıldı ya da o insanlar orada, o genç bedenler ne şekilde öldürüldüler, ne şekilde katledildiler…? Bu Hrant Dink Ödülü benim için bir onur ve şeref vesilesidir. Bu ödül bana, benim ülkeme yakın olan bir ülkeden geliyor. Çünkü bizim bu ülkelerimizde, biraz daha geniş ele alırsak bu bölgelerimizde neredeyse çok seyrek ya da karşılaşmadığım bir şey var. O da ödül. Genelde ödüller Amerika’dan gelir, Avrupa’dan gelir. Bu ödül için teşekkürler. Hrant Dink ile ilgili bilgileri ve makaleleri okurken, takip ederken ve bu vakfın çalışmalarını takip ederken iki önemli unsur dikkatimi çekti: ırkçılığa karşı savaş ve “ötekiler”e karşı empati ile yaklaşmak. Irkçılığı şöyle tanımlayabilirim: “İnsan onuruna karşı en kötü ve en etkin silah”. Anılarım, üzeriden 20 yıl geçmesine rağmen, hafızamda o kadar canlı duruyor ki, o kadar içime, derinliklerime kazındı ki… Özellikle, Sırbistan-Bosna Hersek sınırındaki bir anım... O sınırda gördüğüm bir tek şey vardı: insan onuru nasıl öldürüldüğü. Bildiğiniz üzere, doksanlı yıllardan öncesine kadar biz Sırplar, Hırvatlar, Müslümanlar hep beraber bir ülkede yaşıyorduk. Bu savaşta maalesef halklar birbirine düşman oldular. Ben elimden geldiği kadar, naçizane, bazı şeyleri değiştirmeye çabaladım. Bu muhteşem zordu.
1993 yılında o sınırdaki bir olayla ilgili, ben şöyle bir karar verdim; neredeyse kendime ant içtim ve dedim ki: “Buna artık bir son verilmesi gerekiyor. Buna, bu ırkçılığa, ötekileştirmeye, insanların küçük düşürülmesine, onurunun çiğnenmesine bir son vermem gerekiyor.” Naçizane, kendi imkânlarımla. Bir grup Müslümana, Sırbistan’dan Bosna’ya, kendi ülkelerine gitmelerine yardımcı olmaya çalıştım. Yıl 1993. Onlar, savaştan önce Sırbistan’da çalışıyordu, Bosna Hersek’ten gelen Müslümanlar, Sırbistan’da çalışıyorlardı ve savaş onları Sırbistan’da buldu ya da yakaladı. Bosna Hersek sınır kapısına geldiğimiz o dönemde Bosna-Hersek sınır kapısı Sırpların kontrolü altındaydı. Polisler bizi sınır kapısında durdurdu. Onların kelimeleri, bende insanlık namına var olan neredeyse her şeyi öldürdü, çünkü insanların onuruyla oynadılar. Boşnak Müslümanlara şöyle dediler: “Siz Türksünüz. Biz Türkleri sınırdan içeri almıyoruz. Aynı zamanda, Sırp pisliğini de, Sırp çöpünü de sınırdan içeri almıyoruz.” Bende o anda, kızgınlık, hatta kızgınlıktan öte bir şey vardı; öfke vardı. Tek kelimeyle öfke vardı. Ama o Müslüman insanların gözlerinde o korkuyu okuduğum zaman bağırmaya, çağırmaya başladım. O zaman, polis grubunun şefi bana doğru yöneldi. Elinde tabanca vardı. Müslüman arkadaşlarım ağlıyordu, ben ise öfkeyle bağırıyordum. Ve artık kaderime razı olmuştum. Ne olacaksa olsun… O zaman, aniden genç bir polis çıktı. Beni neredeyse elimden çekip kaldırdı ve beni Müslümanların yönüne doğru attı. Onlar beni tuttu. O zaman ne hissettiklerimi merak ediyorsanız… İçimde hissettiğim bir tek şey vardı: Huzur. O Müslümanların yanında ben güvendeydim. O zaman, gerçekten kaderime razı olmuştum. Ne olursa olsun; ölümden dair korkmuyordum. Bu kısa bir hikâyem ama mutlu sonla biten diyebilirsem… O Müslümanların sadece yarım saatleri vardı. Ailelerini ziyaret etmek için yola çıkmışlardı. Sadece yarım saat içerisinde ailelerini, eşlerini, evlatlarını görebildiler ve yarım saat içerisinde oradan ayrılmak mecburiyetindeydiler. O zaman savaşın o diğer çirkin, acı yüzünü gördüm. İzin verirseniz, sadece iki kelime ile ilgili bir şeyler söylemek isterim sizlere. Empati kurulmadan, aramızda köprü kurulmadan barış da yok barışmak da yok. Barış derken, barışmak derken: geçmişimizle, kendi sorumluluğumuzla ve diğer insanlarla barış ve barışmak. Benim ülkemde ve Balkanlarda, bizim sanatçılarımızın çoğunluğu, sanatla cevap vermeye kalktılar; bir bölümü tiyatro yaparak, diğerleri sanatın diğer dallarıyla. Onların cevabı: empati kurmak, köprü kurmak, barış kurmak. Sanatçılarımız, halkımız bize aslında en büyük desteği veriyorlar. Bize derken kime? Kiminle başkaldırdıysak, kiminle halklarımızı “öteki”leştirmeden, “diğerleri” demeden bu yola çıktıysak can-ı gönülden. Savaştan sonraki dönemde, tüm acılarla yüz yüze, göz göze gelip, bunun gerçeğini fark edip, savaşın acılarını silmek, çirkin yüzünü çok ama çok geride bırakmak için… Sanatçılar şöyle diyorlar: “Barışın. Barışmanın tek bir şartı var: empati kurmak.” Ben ve benim gibiler, eski Yugoslavya Cumhuriyeti’nde, iki binden fazla insan, sivil toplum kurum ve kuruluşlarıyla beraber şunu diyoruz: “Evet, empatiyle beraber köprüler kurulsun. Evet, ama bu son savaşta ölen bu bütün 130,000 insanı, 130.000 canı adlandırmak, onları bulmak ve hala kayıp olanları da bulmak gerekiyor.” Siz de burada, Türkiye’de, kendi kayıplarınızı, ölenlerinizi adlandırmaya çalışıyorsunuz. Adlandırmak derken: bulmak, onların ölüm şekillerini kanıtlamak, kayıpları aramaya devam etmek. Zaten burada, bu ödülün temelinde de bu yatıyor.

Hepinize teşekkürler.
Uluslararası Hrant Dink Ödülü – 15 Eylül 2013 Cumartesi Anneleri / İnsanları – Ödül Konuşması


Emine Ocak:
Çocuklar ölmesin, bizler buraya gelmesin. Çocuklar ölmesin, toprağa gitmesin. Bu toprak hepimizin, çocuklarımızın toprağı. Bu, yetim çocukların toprağı, sevgi toprağı. Teşekkür ederim.
Herkese teşekkür ediyorum. Bizim çocuklar toprakta, onları geri istiyorum, mezar istiyorum.

Hanım Tosun:
Anne fazla kendini ifade etmedi. Ben bütün Cumartesi Anaları adına hepinizi saygıyla, o analık sıcaklığıyla hepinizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Bundan sonra Kürtçe konuşmak istiyorum.

Cumartesi Anneleri adına hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bu ödülü bizlere layık gördükleri için çok çok teşekkür ediyorum ama keşke bu ödülü alacağımız bir durum olmasaydı ve çocuklarımız, kaybettiklerimiz burada olabilseydi.

Tabii ki çok üzüntülüyüz ama bir yandan da Hrant Dink ile yan yana olduğumuz için de büyük bir gurur duyuyoruz. Hrant Dink hep bizim yanımızdaydı biz de Hrant Dink’in yanında olacağız.

Gerçekleri yazdıkları için, gerçekleri yazmaktan hiç vaz geçmedikleri için katledilen Ape Musa, Vedat Aydın ve Hrant Dink’i bu gerçekleri yazmak inadından hiç vaz geçmedikleri için de selamlıyorum.

Ahmet Kaya’yı da buradan anıyorum. O da Kürtçe dilinde şarkı söylemek istediği için hayatını kaybetti. Buradan, dillerini, Kürtçeyi kullanmaktan asla vaz geçmedikleri için öldürülen, gözaltına alınan insanları da anıyorum.

Ahmet Kaya Cumartesi Anneleri adına bir ödül alacaktı ve linçin sebebi de oydu.

Ben de buradan, bu kayıplar için verilen mücadele, insan hakları savunucuları ve şu an içeride olan ve ölenlerin hepsini saygıyla anıyorum. İçeride olanların da bir an önce serbest bırakılmalarını istiyorum. Örnek olarak sadece bir isim vermek istiyorum ama onun gibi yüzlercesi içeride var. Muharrem Erbey gibi, tüm kayıplar için çalıştığı için, toplu mezarlar için çalıştığı için şu an içeridedir. Ahmet Kaya gibi, bu ödülü tüm insan hakları savunucuları adına alıyorum ve burada hepsini saygıyla selamlıyorum. Bir an önce serbest bırakılmasını istiyorum.

İkbal Eren:
Merhaba Hrant Dink dostları,
Cumartesi Anneleri olarak Hrant Dink ödüllerinden birinin bu yıl bize verildiğini duyunca mutlu oldum ve bir kez daha Hrant Dink’i düşündüm. İzlediğim programlarını, okuduğum röportajlarını düşündüm. Aklımdan geçirdiğim her etkinlik beni hep aynı yere çıkardı. Demek Hrant’ın bende bıraktığı anılar bunlardı. Pekii, neydi onlar? Hrant her söyleminde halkların kardeşliğinden söz ederdi. Barıştan söz ederdi. Söz etmekle de kalmaz, inatla savunurdu. O kısacık ömrüne ne kadar çok şey sığdırmıştı barıştan ve kardeşlikten yana.
Pekii, Hrant Dink Ödülü neden Cumartesi Anneleri’ne verildi diye kendi kendime düşündüğümde ve araştırdığımda, bu ödülün kriterlerinin ne olduğunu araştırdığımda, kimlere verildiğini araştırdığımda “ödül, ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış kişi, kurum ve kuruluşlara verilir,” diyordu. Bu topraklarda tarih boyunca yönetenler, din, dil ve etnik köken ayrımına bakmaksızın kendisi gibi düşünmeyenlerin yaşam haklarını bir biçimde ellerinden aldı. Biz de Cumartesi Anneleri olarak din, dil, ırk, etnik köken bakımından fark gözetmeksizin devletin kolluk güçleri tarafından gözaltına alınan yakınlarımızın akıbetlerini oturma eylemleri yaparak faillerinden hesap soruyoruz. Öyleyse bu bağlamda “biz bu ödülü hak ettik,” diyoruz.
Devam ediyor, “Daha özgür, daha adil bir dünya için çalışanlara verilir,” diyor. Bizim kaybettiğimiz yakınlarımız da özgür ve adil bir dünya için çalıştıklarından kaybedildiler. Bizler, her hafta, kayıplarımızın faillerinin kimler olduklarını açıklayıp suç duyurusunda bulunuyoruz. Failleri yargılanıp bizlerle yüzleştiğinde özgür ve adil bir dünya için bir adım daha atmış olacağız. Öyleyse yine bu ödülü hak ediyoruz.
Devam ediyor, “ezber bozanlara verilir,” diyor. 20 Mart 1995’ten beri Cumartesi Anneleri, 18 yıldır gerçekleştirdiği, dünyanın en uzun eylemleriyle gerçekten ezber bozuyor. Öyleyse bu ödülü hak etmişiz demektir.
18 yıllık mücadelemizde kardeşlerimizin, eşlerimizin, çocuklarımızın işkence edilmiş bedenlerini isimsiz mezarlarda bulduk. Hasan Ocak gibi, Rıdvan Karakoç gibi, Ferhat Tepe gibi, Vecdi Avcıl gibi.
Henüz çocuk yaşta çocuklarımızın yakılmış kemiklerine ölüm kuyularında ulaştık. Seyhan Doğan gibi, Mehmet Emin Arslan gibi. Ya da Kenan Bilgin, Cemil Kırbayır, Hayrettin Eren, Nurettin Yedigöl, Vehmi Tosun, Hüseyin Taşkaya, Abdürrahim Demir, Kasım Alpsoy, Murat Yıldız, Hasan Gülünay gibi sır olup, hiçbir iz bulamadık. Oysa onların gözaltına alındıklarının tanıkları çoktu. Tutanakları vardı. Gözaltına alındıkları belliydi. AİHM kararlarında, nasıl gözaltına alındıkları kayıtlıydı. JİTEM ve MİT mensuplarının itiraflarında nasıl öldürdükleri, kuyulara atıldıkları, kimliksiz gömüldükleri, helikopterlerle uçurumlardan atıldıkları çok açıktı. Uzun yıllara yayılan mücadelemizde, sistemli bir şekilde kaybedilen çocuklarımızın, eşlerimizin, kardeşlerimizin, anne ve babalarımızın akıbetleri bugüne kadar ısrarla karanlıkta bırakıldı. Kayıplarımızın sorumlularının isimlerini her hafta Galatasaray’dan, Diyarbakır Koşuyolu’ndan, Batman’dan, Cizre’den açıklamamıza rağmen hala bu suçlara ilişkin etki soruşturma başlatılmadı ve failler yargılanmadı. Hakikatlerin ortaya çıkarılması, adaletin sağlanması, yaşanan insanlık suçlarının tekrarını engelleyecek yasaların ve mekanizmaların hayata geçirilmesi talebimiz karşılanmadan, toplumun barış ve demokrasi içerisinde yaşama hakkının hayata geçmesi mümkün olmayacaktır.
Bizler, yalnız gözaltında kaybedilen evlatlarımızı arama mücadelesi vermiyoruz. Aynı zamanda, bu toprakların tüm evlatlarına özgür, eşit, adil, insan onurunun dokunulmaz olduğu gerçeğinin inşası için de mücadele ediyoruz. Bu topraklardaki tüm insanlık suçlarıyla yüzleşmek ve insanlık suçu üreten zihniyeti mahkûm etmek için mücadele ediyoruz. Bu nedenle, 442 haftadır Galatasaray’dayız.

Kayıplarımızı istiyoruz, hakikati de.
Kayıplarımızı istiyoruz, demokrasiyi de.
Kayıplarımızı istiyoruz, barışı da.

442 haftadır adalet arayışımız için layık görüldüğümüz bu ödül nedeniyle hem Hrant Dink Vakfı’na hem de jüri üyelerine teşekkür ediyoruz.

Biz de bu ödülü, mücadelemizde bize omuz veren pek çok kurum ve dostumuz olmakla beraber, burada bir ismi özellikle belirtmek istiyoruz. İnsan Hakları Derneği, Diyarbakır eski Şubesi Başkanı Muharrem Erbey’in faili meçhul cinayetlerin araştırılmasında, toplu mezarların bulunmasındaki katkılarından dolayı ve emeklerinden dolayı bu ödülü ona atfetmek istiyoruz. Kabul buyurursa seviniriz. Biz de ödülümüz için bir kez daha teşekkür ediyoruz.
NATASA KANDIC
   |   
CUMARTESİ ANNELERİ / İNSANLARI
NATAŠA KANDIC, 1946’da Yugoslavya’da, Sırbistan’daki Kragujevac şehrinde doğdu. 1972’de Belgrad Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Sosyal hizmet uzmanı iken, avukatlık mesleğine geçti.

1990’larda, Yugoslavya’da çatışmaların başladığı andan itibaren, 1991-99 arasında islenen savaş suçlarını belgeledi. Bosna Savası sırasında, Sırpların, işgal ettikleri köylerde, Sırp olmayan sivillere yaptıklarını belgelemek için cephenin öbür tarafına geçti. Çabaları, eski Yugoslavya’da Sırp güçlerinin işlediği savaş suçlarını kabul etmeyen pek çok Sırp’ın yanı sıra, demokrasi yanlısı kesimlerle de arasının açılmasına neden oldu. Kosova Savası boyunca, dış dünyayı polis ve paramiliter gruplar tarafından islenen insan hakları ihlalleri hakkında bilgilendirmek için Sırbistan’ı karış karış dolaştı.

1992’de, eski Yugoslavya topraklarında silahlı çatışmalar sırasında islenen kitlesel insan hakları ihlallerini belgelemek amacıyla Belgrad’da İnsani Hukuk Merkezi’ni kurdu. Merkez, bu konuda bilgi ve tanıklıklar toplamaya, çatışma sonrası dönemde insan hakları ihlali kurbanlarına destek ve hukuki yardım sağlamaya devam ediyor.

1998’de, Sırp güçlerinin baskılarının arttığı sırada, merkezin Priştine ofisi, Kosova’daki insan hakları ihlalleri hakkında Sırp yetkililer tarafından verilen bilgilerin tamamen zıddı bilgiler içeren bir rapor yayımladı.

Topladığı delillerden, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin iddianamelerinin hazırlanmasında yararlanıldı. En iyi bilinen delillerden biri olan ve Trnovo yakınlarında, Sırp paramiliterlerin altı Bosnalı Müslüman mahkûmu katlettiğini gösteren video kaydı, 7500 Bosnalı Müslüman erkek ve çocuğun öldürüldüğü Srebrenitsa Katliamı’nın kanıtı olarak kullanıldı.

Merkezin Ocak 2012’de yayımladığı raporda, 1999’da Kosova’da islenen savaş suçları nedeniyle suçlanan, dönemin Yugoslavya Ordusu’nun komutanlarından ve geçen süre içerisinde rütbe alarak Genelkurmay Başkanlığı’na yükselen Ljubiša Dikovic, Mart 2012’de Kandic’e dava açtı. Ljubiša Dikovic Dosyası, savaş suçları hakkındaki tartışmaları Sırbistan’da yeniden başlattı. Dikovic’in yanında duranlar, Kosova’da islenen tüm suçlardan, polisin ve ordunun sorumlu olduğunu kabul ediyordu. İlk defa, kimse suçları inkâr etmiyor, çatışmadaki tarafların suçlarını eşit göstermeye çalışmıyordu.

Savaş sırasında yaşanan vahşeti ve gerçekleri ortaya çıkarmak için yürüttüğü çalışmalarla, ülkesi Sırbistan’da, hem yönetici sınıfın hem de milliyetçi grupların tepkisini çekerken, uluslararası camianın takdirini kazandı. En zor şartlarda dahi gerçekleri araştırmaktan vazgeçmedi. Savasın yaralarının sarılması için mücadele etmeye devam ediyor.
CUMARTESI ANNELERİ / İNSANLARI, bir grup kadının, gözaltında kaybolanların bulunması ve sorumluların ortaya çıkarılarak yargılanması talebiyle, bir Cumartesi gününe denk gelen 27 Mayıs 1995’te, saat 12.00’de İstanbul’da, Galatasaray Lisesi’nin önünde oturmasıyla doğdu.

20 Mart 1995’te eve dönmesi beklenen Hasan Ocak’tan tam 55 gün hiç haber alınamamıştı. Hasan Ocak’ın işkence edilmiş bedeninin İstanbul’da bir ormanda bulunduğu ve kimsesizler mezarlığına gömüldüğü ortaya çıktı. Hasan Ocak ilk ‘kayıp’ değildi ama bu kez ortada çok sayıda tanık ve kanıt vardı. Kamuoyunun dikkatini konuya çekmek için bir araya gelen, her birinin bir yakını gözaltında kaybedilmiş 30 kadar insan, Galatasaray Meydanı’nda oturmaya karar verdi.

Onlar, sadece yakınlarının kemiklerini değil, aynı zamanda sorumluların hesap vermesini, yargı önüne çıkarılmasını, böylece bir daha benzer acıların yaşanmayacağı yeni bir Türkiye’nin yolunun açılmasını talep ediyorlardı. Bunun için, sessiz bir çığlıkla, yağmur, kar, rüzgâr veya güneş altında, her cumartesi günü, ellerinde kartona yapıştırılmış ‘kayıp’ resimleri ile yarım saat oturdular, basın açıklamaları yapıp sessizce dağıldılar. Bu sessiz mücadele, Diyarbakır, Batman, Urfa ve Cizre’deki kayıp yakınlarının katılımıyla büyüdü. Eylem ilk ayını doldurmadan, polisin saldırısına uğradı. Baskı ve tehditler her hafta yinelendi. Onlarla birlikte hareket eden insan hakları savunucuları baskılara maruz kaldı. Onlar, her şeye rağmen, çok sayıda insanın dikkatini bu kanayan yaraya çekmeyi basardı.

Onların kırılamayan direnci, hem iç hem de dış kamuoyunun, kayıpların hesabını sormasını sağladı. Uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporlarında özel bir yer bulan ‘Türkiye’de gözaltında kaybolanlar’ başlığı, iktidarların uluslararası görüşmelerinde de bir gündem maddesi haline geldi. Onlar, bütün bu yıllar boyunca, gözaltında kaybolan insanları, istatistiklerde birer rakam olmaktan çıkardı; onları etiyle, kemiğiyle insanların zihninde canlandırdı.

1999’daki ağır devlet baskısı ve polisin saldırıları nedeniyle sona erdirdikleri Cumartesi eylemlerine, 10 yıl sonra, 2009’da yeniden başladılar. 31 Ocak 2009’dan beri, 1915’te kaybedilen Ermeni aydınları da kayıplarının arasına katarak, sessiz oturuşlarına devam ediyorlar.

Yıllardır durmaksızın, gözaltında kaybedilen yakınlarını arayan, onların hiç değilse bir mezara sahip olmasını isteyen bu insanlar, Türkiye’nin insan hakları tarihinde önemli bir dönüm noktası teşkil ediyor. Yaşadıkları acıları başkaları yasamasın, sorumlular yargı önüne çıksın diye azimle mücadele ediyorlar. Şiddete maruz kaldıklarında bile sessizliğin çığlığıyla hakikatin savunucusu oldular ve olmaya devam ediyorlar.
    |