|       |   
Uluslararası Hrant Dink Ödülü - 15 Eylül 2014
Angie Zelter - Ödül Konuşması

Bugün bu ödüle layık görüldüğüm ve sizlerle birlikte olduğum için onur duyuyorum. Bu ayrıcalığı bana yaşattığınız için teşekkür ederim. Hrant Dink’in cesaret ve merhamet dolu hayatına hayranlık duyuyorum ve hayatı böylesine hunharca bir cinayetle kısa kesildiği için derin bir üzüntü içindeyim. Hrant Dink’in daha kapsayıcı ve demokratik bir Türkiye için yaptıkları ilham verici.

Binlerce yıldır insan toplumları küçük zengin elitler tarafından kontrol edildiler. Bunlar gücü önce kendi ellerinde topladılar, sonra da bu gücü suistimal ettiler, diğer insanların toprak ve kaynakları üzerinde tahakküm kurmak için kullandılar. Bu sömürgeci, rekabetçi, vahşi süreç milyonlarca kişinin öldürülmesi, baskı altında tutulması ve mülksüzleşmesi ile sonuçladı. Aynı zamanda doğal çevre diğer canlı türleri de heba oldu.

Bugün küresel şirketler ve dizginsiz askeri-endüstriyel kompleks kârı insanlar ve çevrenin önüne koyuyor ve muazzam ölçüde sera gazı salınımlarına katkıda bulunuyor. İklim kaosu hepimizi etkiliyor, en yoksullar en çok etkileniyor.

Milyonlarca sıradan insan yapılan bu yanlışlara karşı mücadele etmeye devam ediyor. Eylemlerimiz ve sözlerimizle bu yanlışların bizim adımıza yapılmadığını göstermiş oluyoruz.

Büyük bir utançla kendi ülkem Birleşik Krallık’ın da yüzyıllarca geriye giden korkunç bir insan hakları ihlalleri karnesi olduğunu itiraf ediyorum. İngiliz Devleti’nin elinde milyonlarca insan öldürülmüştür. Bu öldürmeler bugün halen devam ediyor, İngiliz hükümetinin demokrasi, özgürlük ve insan haklarını desteklediğini iddia eden propagandaya rağmen.

Elbette bu amaç için ellerinden geleni yapan pek çok olağanüstü İngiliz sivil toplum kuruluşu var. Suçlu genel olarak İngiliz halkı değil. Suçlu dünyanın pek çok yerinde benzerlerini gördüğümüz İngiliz hükümeti ve kurumları. Onlar bu güzel idealleri hiçe sayıyorlar.

İngiltere sistematik olarak uluslararası hukukun altını oyuyor ve uluslararası hukuğu ihlal ediyor. Dünyanın en baskıcı bazı rejimlerini destekliyor ve onlarla silah ticareti yapıyor. Jeopolitik konumlara, kaynaklara ve varlıklara erişmek istediğinde insan hakları ihlallerine yardım ve yataklık ediyor. Askerileşmeyi desteklemek suretiyle hepimizi korkutuyor ve kendimizi daha da güvensiz hissetmemize neden oluyor. Çatışma nedenlerinin kökenine inmek yerine daha fazla çatışma yaratıyor. Halihazırda İsrail’e silah temin ediyor ve Batı Şeria’nın işgali ve Gazze’nin abluka altına alınmasıyla ilgili savaş suçları ve insancıl hukuk ihlalleriyle ilgili olarak İsrail’i kınamayı reddediyor.

Dahası, sahip olduğu yasadışı 100 bin ton nükleer savaş başlığı, yabancı ‘müdahale’lere verdiği destek ve ABD’nin sonu gelmez sözde ‘terörle mücadele’sine verdiği destekle kendisi ‘devlet terörü’ estiriyor.

Ülkemle ilgili pek çok iyi şeye değer vermekle birlikte herkesin kendi ülkesini eleştirmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Ülkeler ancak hem içeriden hem de dışarıdan gelen eleştiriler sayesinde değişebilirler.

Pek çok başkaları gibi ben de yanlışları durdurmak için eyleme geçmeye çalıştım. Daha ziyade askerileşmenin kötülüklerine odaklandım ve uluslararası insancıl hukuku barışçıl bir çatışma çözüm aracı olarak kullandım. Şiddetin şiddet doğurduğuna ve vizyonumuza göre yaşamamız gerektiğine inandığım için her türlü eylemin şiddet içermeyen nitelikte olmasından yanayım.

1995 yılında kendi halkından milyonlarca kişiyi öldürmüş olan Endonezya’nın baskıcı diktatörü Suharto’ya İngiliz Hükümeti’nin silah satmasını önlemek amacıyla bir kampanya başlatan kadınlara katıldım. Toplam değeri 400 milyon sterlini bulan, 24 askeri uçağı içeren bu silah anlaşmasını İngiltere’nin durdurmasının pek de olası olmadığını bilmemize rağmen bu duruma karşı çıkmak için elimizden geleni yapmaya kararlıydık. Mektup ve gösterilerimiz sonuç vermeyince aramızdan üç kişi Endonezya’ya ihraç edilecek ve zaten nüfusun üçte birinin katledildiği Doğu Timor’da soykırım niteliği taşıyan saldırılarda kullanılacak British Aerospace Hawk jetlerinden bir tanesi çekiçlerle harap ettik. Hawk jetini ‘zararsız hale’ getirdik. Uçağın gövdesinde 1.5 milyon sterlinlik bir hasar oluşturmuştuk ve artık bu uçağın ihracatı mümkün olmayacaktı.

Daha sonra mahkemeye başvurarak Ticaret ve Sanayi Bakanı aleyhine soykırıma yardım ve yataklık ettiği gerekçesiyle adli takibat başlattım ve Hawk jetlerinin geri kalanlarının teslimatının durdurulması için mahkeme kararı çıkartmak için kolları sıvayarak eylemimizin ikinci etabını tamamladım. Silahsızlanma eylemlerime katılmaları için kamuya ve parlamenterlere yaptığım çeşitli çağrılardan sonra polis nihayet beni yakaladı ve yüksek güvenlikli bir cezaevinde 6 aylığına diğer üç arkadaşıma katıldım. Suçlu bulunmamız halinde hakkımızda 10 yıl hapis cezası isteniyordu.

Duruşmamızdaki yargıcın bizim tehlikeli kadınlar olduğumuz ve uzun süre hapiste kalmamız gerektiğine dair görüş bildirmesine rağmen sıradan halktan oluşan 12 kadın ve erkek bizi beraat ettirdi, savaş suçları ve insan hakları ihlallerini engellemk için yaptığımız eylemlerin haklı olduğuna karar verdi.

Güçlü ve yozlaşmış silah ticaretini belki henüz durduramamıştık ama artık bu konuda daha çok insanın itirazı yükseliyordu.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinin (Çin, Fransa, Rusya, İngiltere ve ABD) dünyanın en büyük silah tüccarları olması manidar. Bu ülkeler baskıcı rejimlere silah satıyorlar, askeri eğitim sağlıyorlar ve onlarla askeri ittifaklar kuruyorlar. Hepsinin nükleer silahı var. Barış ve güvenliği temin etme sorumluluğu olan büyük güçler işte bunlar.

Bu yüzden pek çok kişi BM Güvenlik Konseyi’nin yeniden düzenlenmesi, nükleer silahsızlanma ve NATO adlı yayılmacı nükleer ittifakın son bulması için kampanya yürütüyor.

Nükleer silahlar bence özel öneme sahip bir konu çünkü bu silahları kullanan bütün milletlerin dürüstlük ve ahlakını zedeliyorlar. Bu yüzden uluslararası hukuka dayalı, İngiltere’nin nükleer güçlerinin meşruiyetini sorgulayan Trident Ploughshares’i kurdum. İngiltere’nin nükleer savaş suçları işlemeye dönük hazırlıklarını protesto etmek için binlerce üyemiz eyleme geçti, gözaltına alındık ve mahkemelere çıktık.

1999 senesinde ben ve Trident Ploghshares’den iki başka kadın İskoçya’daki Loch Goil körfezinde yer alan yüzen bir test laboratuarına doğru bir tekne ile yola çıktık. Bu laboratuar İngiltere’nin nükleer silah sisteminin önemli bir parçasıydı. Laboratuarı basıp içini boşaltarak onu kullanılamaz hale getirdik. İçindeki ekipmanı suya attık, elektrik kablolarını kestik.

Hapiste geçirdiğimiz beş ayın ardından örnek bir dava kazandık. Hem yargıç hem de jüri İngiltere’nin nükleer silahlarının uluslararası hukukla uyumlu olarak asla kullanılamayacağı yönündeki yasal argümanımızı kabul etti. Kitlesel cinayet hazırlıklarını önlemek için şiddet içermeyen adımlar atma hakkımız tescil edilmiş oldu.

Beraat edilmemiz siyasi bir kızgınlık yarattı. Hükümet kararı temyize götüremeyeceği için duruşma esnasında ortaya konan bazı yasal hususları Yargıtay’a taşıdı. Silahlı kuvvetlerin yasallığının mahkemelerce tartışılamayacağını belirten çok eski bir emsal bulup çıkardılar. Elbette bu tam bir saçmalık. Adına layık her demokraside eğer yasadışı hareket ediyorsa Devlet’in her türlü birimine karşı da yasal yaptırım uygulanabilmelidir. Bu tartışma da, bizim eylemlerimiz de devam ediyor. Uluslararası insancıl hukuka gerçekten saygı göstermeye giden yol yavaş ve uzun bir yol.

Trident Ploughshare ve içinde yer aldığım diğer kampanyalar olarak hukuğa dayalı, şiddet içermeyen, sorumluluk sahibi doğrudan eylemlerle İngiltere’nin nükleer silahlarını gayri meşru hale getirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Askeri yapının alışık olduğu işleyişe çomak sokmak için hala nükleer üsleri abluka altına alıyoruz, bu üsleri istila ediyoruz. Şiddet içermeyen ama etkin bir şekilde sık sık yüksek güvenlikli nükleer üslere baskın düzenlememiz sonucu İngiltere’de saklanan bütün ABD nükleer silahları ülkenin dışına taşındı çünkü onların güvenliğini garanti altına alamadılar.

Halkın ilgisini çekmek için renki ve yaratıcı protestolar düzenliyoruz. Mesela son iki yıldır pek çoğumuz bir metrelik pembe barış atkıları ördük. Daha sonra Aldermaston ve Burghfield’daki iki nükleer bomba fabrikasının arasında kalan 11 kilometrelik mesafede bunları birleştirdik. Gösterilerimizde bu atkıları birkaç kez daha kullandıktan sonra onları birleştirip mülteciler için battaniye haline getireceğiz.

İnsanın kendi ülkesinde kampanyalar düzenlemesi ne kadar önemliyse uluslararası dayanışma da bir o kadar önemli. İngiltere’de pek çok insan İngiltere’nin Filistin’deki tarihi rolünden ve Filistinlilere ihanet etmiş olmasından ötürü doğrudan bir sorumluluk hissediyor. Uluslararası Dayanışma Hareketi’nin oluşumunda Filistinlilerin insan haklarına destek olmak için pek çok başka insanla birlikte doğrudan eyleme geçtim. Batı Şeria’nın kırsal bir köyünde Uluslararası Kadın Barış Hizmetleri’ni kurduktan sonra gerçekleştirdiğimiz barışçıl eylemlerde defalarca gözaltına alındım. İsrail’e girişim artık yasaklanmış olsa da projemiz kuşatma altındaki Filistin halkına yardım etmeye devam ediyor.

Gazze’deki son saldırılar bir dizi gösteri dalgasını tetikledi çünkü sıradan vatandaşlar artık hükümetimizin savaş suçları konusunda İsrail’le olan gizli suç ortaklığına tahammül edemiyor. Yıllar boyunca insanlardaki farkındalık büyük ölçüde arttı ve artık çok daha fazla kişi şiddet içermeyen eylemlere katılıyor. Elbit ve G4S gibi İsrail’deki askeri rejimden ve Filistinlilerin baskı altına tutulmasından kâr elde eden şirketlerin binalarının işgal edilmesi bu eylemlerden sadece bazıları.

İnsan hakları ihlallerine karşı insanlar pek çok olağanüstü mücadeleler veriyor, ülkelerine ve şirketlere kafa tutuyor. Dünyanın her yerinde insanlar artık dünya vatandaşlığı bilincine erişiyor ve dar, ileriyi göremeyen milliyetçi bir çıkarcı anlayışa bağlı önyargıları reddediyor. Birbirimize ulaşmaya devam edersek belki doğal dünyayı eski haline getirebilir, merhametli ve sevgi dolu toplumlar oluşturabiliriz.

Ben işte bu umutla yaşıyorum.
Uluslararasi Hrant Dink Ödülü - 15 Eylül 2014
Şebnem Korur Fincancı - Ödül Konuşması

Sizleri sevgi ve dostlukla selamlıyor, tüm dünyada devletler tarafından katledilmiş dostları, yoldaşları, bu topraklarda korumayı başaramadığımız, hep tedirgin bıraktığımız güvercinlerimizi, o güzelim insan Hrant Dink’i sevgi, dostluk ve özlemle bir kez daha anıyorum.

Ben bir hekimim ve hekimliğin hep bir yaşam biçimi olduğunu savunurum. İnsanlık için mücadele etmeyi, insandan yana tutum almayı bu yaşam biçimini seçtiğimde öğrendim. Başka türlüsünün de mümkün olmadığını düşündüm her zaman.

Ben bugün hem çokça mahcubiyet, hem de inanılmaz bir onur duygusu yaşıyorum.

Mahcup, çünkü yalnızca insan olmanın sorumluluğunu yerine getirmeye çalışırken, yıllardır devletin kaybettiği insanlarımızı arayan Cumartesi Anneleri ile örneğin, aynı ödüle değer bulunmuş olmak bende mahcubiyet uyandırıyor, o inanılmaz onurlandırılmış olma duygusunun yanı sıra. Böylesine anlamlı bir ödüle değer görülmenin yarattığı bir mahcubiyet içindeyim. Hem yalnızca yapılması gerekeni yaptığınızda, bu davranışın ödüllendirilmesinin mahcubiyeti, hem de yapılması gerekenin bu topraklarda olağan bir değer olarak benimsenmesini yaygınlaştıramamış olmamızın utancı. Ermeni soykırımının hala kapı arkalarında konuşulmak zorunda hissedilmesi, Kürtlerin inkar ve imhasının yok sayılması, bu toprakların halklarının evlerinden yurtlarından sökülüp atılmasının her yıl kutlanabilir olması ve hatta bir avuç kalmış Ermeni halkının yaşadığı bir mahallede örneğin, bir ilk okulun adının Talat paşa, caddenin Ergenekon, sokağın Türk beyi olmasının utancıyla yaşamamız, bu toprakların ezilen tüm halklarının acısını hep birlikte hissetmemiz ve onarmak için elimizden geleni yapmamız gerekirken yapamamış, yetememiş olmanın mahcubiyeti…

Onur duyuyorum. Hem de çok! Sevgili Hrant Dink adına verilen bu ödül hep birlikte yıllardır inatla sürdürdüğümüz mücadeleye adanmış bir ödül, “ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna bireysel risk alan, ezber bozan, barışın dilini kullanan, bunları yaparken, insanlara mücadeleye devam etme yolunda ilham ve umut verenlere” verilen bu ödüle değer bulunmuş olmak, mücadelemizi onurlandırıyor. Dostların arasında, güneşin sofrasında olmanın onurunu yaşıyorum.

Çok güçlenmiş olarak çıkacağım bugün bu salondan, yalnız olmadığımızı bilerek ve güvenle. Her gün acılara yenilerinin eklendiği bu topraklarda mücadele gücümüz bilenerek. Doğru olanı yapmanın, insan olmanın bilinciyle…

Bu sonsuz mücadelenin içinde her zaman kendimi dostların arasında, güneşin sofrasında hissettim. Bana direnme gücünü veren de o dostluklar ve güneşin ısıttığı dayanışma ruhu oldu hep. Beni bu ödüle aday göstermeye, ödülü almaya değer bulduğunuz, güneşin sofrasında yer verdiğiniz için teşekkür ederim dostlarım.
ANGIE ZELTER
   |   
ŞEBNEM KORUR FİNCANCI
Angie Zelter, 1951’de Ingiltere’de Londra’da dogdu.

1980’lerde iki kişi ile birlikte başlattığı ve zaman içinde genişleyen Kartopu (Snowball) Sivil İtaatsizlik Kampanyası’nda birkaç bin insanı ortak bir amaç uğruna seferber etti. Binlerce kişiyle İngiltere’deki ABD askeri üsleri etrafındaki dikenli tellerini kesti.

1996’da, Seeds of Hope-East Timor Ploughshares’in (Umut Tohumları-Doğu Timor Pulluk Demiri) eylemleri kapsamında, soykırım boyutunda sonuçlar yaratacak Doğu Timor bombardımanında kullanılacak BAE Hawk savaş uçağının silahsızlandırılmasında yer aldı. Eylem, £2 milyon değerinde maddi zarara yol açtı; hava aracının Endonezya’ya ihracatının durdurulmasını sağladı. Grup, Liverpool Mahkemesi’nde, uluslararası yasalara saygı göstermenin ve savaş suçlarını engellemenin her vatandaşın hakkı ve görevi olduğunu savundu.

1997’de, İngiliz Trident nükleer silah sistemini şiddetsiz, açık ve barışçıl bir şekilde etkisiz kılmayı amaçlayan Trident Pulluk Demiri (Trident Ploughshares) kampanyasını başlatan altı aktivistten biri oldu. Trident Ploughshares, 1998’de, İngiltere Başbakanı Tony Blair’e İngiliz nükleer silahlarının kontrollü etkisizleştirilmesine dair açık mektup yazdıktan sonra devlet tarafından tanınmış oldu.

Trident Ploughshares kapsamında halen sürdürülen eylemlerin ilk geniş katılımlısı Ağustos 1998’de gerçekleşti. 1999’da, ABD’den Ellen Moxley ve Danimarka’dan Ulla Roder’le beraber, İskoçya Loch Goil’deki Trident Sonar test istasyonu Maytime’a girdi; bilgisayarlara ve elektronik ekipmanlara zarar verdi; makineleri bozdu; seyir defterlerini, dosyaları ve bilgisayar donanımlarını denize attı. Üç kadının gerçekleştirdiği bu eylemin ardından Trident Üçlüsü’nden biri olarak anılmaya başlandı.

2002’de Uluslararası Kadın Barış Hizmeti-Filistin’i başlattı; diğer Trident Ploughshares aktivistleri ile Faslane 365’i organize etti. Kampanya katılımcıları, bir yıl boyunca İskoçya’daki deniz üssü Faslane’i ablukada tuttu. Eylem, İskoçya’da anti-nükleer bir hükümetin seçilmesi sürecinde etkili oldu. Trident Ploughshares, Birleşik Kırallık’ın karşı duruşuna rağmen, İskoç Hükümeti’ne nükleer silahsızlanmada uluslararası hukuku bir araç olarak önermeye halen devam ediyor. Trident Ploughshares’in eylemleri İngiltere’ye de yayıldı.

WikiLeaks’ten sızan bilgilerin de gösterdiği İsveç ve NATO arasındaki sıkı işbirliğine karşı, İsveç birliklerinin Afganistan’dan çekilmesi için kampanya başlattı.

Güney Kore hükümeti tarafından 2005’te “Dünya Barışı Adası” ilan edilen ve birkaç UNESCO Dünya Mirası mekânına sahip Jeju Adası’ndaki ihtilaflı Jeju-do Deniz Üssü’nün yapımını engellemeyi amaçlayan direnişe katıldığı için Mart 2012’de, Güney Kore polisi tarafından tutuklandı.

Çalışmalarının yanı sıra birçok insanı, nükleer soykırımı engellemek üzere hükümetlerine karşı harekete geçmeye ve bütün nükleer silahları ve kitlesel imha silahlarını yok etmeye teşvik etti. 1990’ların ortasından beri 100 defadan fazla tutuklandı; bu tutuklanmalar, nükleer silahsızlanma hakkında kamusal farkındalığın yaratılmasında ve medyanın konuya ilgi göstermesinde etkili oldu. Barışçıl bir dünya kurmak için şiddetsiz yöntemleri ve hukuku kullanmaya devam ediyor.
Şebnem Korur Fincancı, 1959’da İstanbul’da doğdu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Adli Tıp’ta uzmanlık eğitimi aldı. 1987-1990 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Klasik Arkeoloji Lisans Eğitimi aldı. 1992’de kurulan Adli Tıp Uzmanları Derneği'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı; 1993-1996 arasında derneğin yönetim kurulu başkanlığını üstlendi. Türk Ceza Hukuku Derneği kurucu üyelerinden biridir.

Mesleki ömrünü işkenceyle mücadeleye adadı ve Türkiye’nin bu konuda kilometre taşlarından birisi oldu. Türkiye’de işkencenin yaygın olduğu ve yetkililerin işkencenin üstünü örttüğü 1990'larda, işkenceyi saptayan raporlar verdikçe ve tıp etiği üzerine yazılar yazdıkça, devletin baskı ve engellemeleriyle karşılaştı. Uğur Mumcu sanıkları hakkında verdiği rapordan sonra resmi makamlarca tehdit edildiğini açıkladı; görevden alınmasına dair gizli yazı ortaya çıktı. Mehmet Ağar’ın Adalet Bakanlığı sırasında Adli Tıp’ın Susurluk döneminde uygulanan imha mekanizmalarından biri haline dönmesine karşı etkin mücadele verdi.

1997’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı oldu. 2004’te Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı’ndan alındı; 2005’te İdare Mahkemesi ve YÖK kararı ile göreve iade edildi. Ek görev olarak yürüttüğü Adli Tıp Kurumu İhtisas Kurulu Başkanlığı görevinden birkaç kez uzaklaştırıldı; kazandığı davalarla göreve geri döndü.

1996'da Birleşmiş Milletler Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi adına, Bosna’nın Kalesija bölgesinde toplu mezarlardan çıkarılan cesetlerin otopsi çalışmalarına katıldı. 1999’da, Birleşmiş Milletler tarafından işkencenin saptanmasında uluslararası standart kılavuz olarak kabul edilen İstanbul Protokolü belgesinin oluşturucuları arasında yer aldı; daha sonra, protokolün uygulanması hakkında çeşitli ülkelerde eğitimler verdi. 2000'de, İnsan Hakları İçin Hekimler'in Güney Afrika'daki uluslararası çalışmasında, 2002'de Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) Kadına Yönelik Cinsel Şiddet Araştırması ve El Kitabı çalışmalarında yer aldı.

Uluslararası İşkence Rehabilitasyon Merkezi (IRTC) adına gittiği Bahreyn’de, turist kılığına bürünerek, denizde cesedi bulunan ve polise göre boğularak ölen gencin vücudundan doku örnekleri aldı. Örnekleri Türkiye’ye getirdi ve yaptığı otopside gencin, ailesinin de iddia ettiği gibi, gözaltında işkenceyle öldürüldüğünü tespit etti.

Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü eski Müdürü Adil Serdar Saçan'ın yaptığı işkenceleri kanıtladı. Ergenekon örgütü tarafından telefonlarının dinlendiği, kişisel bilgilerinin dosyalandığı gerekçeleriyle yaptığı müdahale başvurusu kabul edildi, birey olarak Ergenekon davasının tek müdahili oldu.

Halen tahliye edilmeleri için Adalet Bakanlığı ve Adli Tıp Kurumu raporuna ihtiyaç duyan cezaevlerindeki çok sayıdaki hasta tutuklunun sorununu gündeme taşıyor; Adli Tıp Kurumu’nun bağımsız olmasının önemine dikkat çekiyor. Tepkilere rağmen, Türkiye’de yargının sağlıklı işleyebilmesi için Adli Tıp Kurumu’nun baştan aşağıya yenilenmesi gerektiğini açıkça savunuyor. Devletin işlediği insan hakları ihlalleri kendisinin görev alanına girdiği için çalışmaları, bu erki elinde bulunduranları rahatsız etse de tüm baskı ve yıldırmalara rağmen işkenceyle mücadeleden ve gerçekleri söylemekten vazgeçmiyor.

İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı’nda, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde adli tıp lisans ve yüksek lisans dersleri veriyor, İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü’nde yüksek lisans ve doktora tez danışmanlığı yapıyor. 2009’dan beri Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın (TİHV) başkanlığını yürütüyor.
    |