|       |   
Değerli Misafirler,

Bu ödülü alacağıma dair ilk haberi sevgili Rakel Dink’ten aldım. Çok şaşırdım. “Ama ben içerden biriyim, kendimi Hrant Dink Vakfı’nın içinde hissediyorum. Keşke dışarıdan biri olsaydı” dedim şaşkınlıkla. Ödül almak beni hep mahcup etmiştir. Hem şaşırmış hem mahcup olmuştum.

Bu güne kadar ödül törenlerine hiç katılmadım. Ama her yıl “ödülü kime veriyoruz acaba” diye merakla bekledim. Törenleri izlemeye, bir sonraki gün yazılıp çizilenleri okumaya çalıştım.

O kadar içerdeydim.

Sonraki birkaç gün, önce Hrant Dink Ödülü alacağım için onur duymaya başladım. Mutlu oldum, heyecanlandım. Ama sonra bütün bu duyguları bastıran büyük bir acı hissetmeye başladım. Hrant Dink’i kaybetmiş olmanın acısı. O hayatta kalan tek akrabam gibiydi. O öldürülünce tüm atalarım o gün ölmüş, o gün gitmiş gibi hissettim.

Yıllar önce Hrant ile birlikte Almanya’da bir toplantıya katılmıştık. Eşim Zübeyir Akkoç’un öldürülmesinden birkaç yıl sonraydı. O’nu kaybetmiş olmanın büyük acısıyla nasıl baş edeceğimi bilemiyordum henüz. Kin ve nefret yoktu ama çok öfkeliydim.

Toplantıyı düzenleyenlerden biri “1915’te neler oldu? Geride kalanlar ne yaptılar? Nasıllar?” diye sormuştu.

Bu soru, her zaman olduğu gibi önce bir suskunluğa yol açtı. Hrant’a baktım, konuşmaya niyetlenmişti, düşünüyordu. Ama Türkiye’den toplantıya katılan erk sahibi biri hemen cevap vermeye başladı. Bir iki cümle söyledikten sonra ben öfkeyle sözünü keserek “Niye böyle hızlı cevap verdin biliyor musun? Çünkü acın yok. Bir dur istersen, burada Hrant var, ben varım” dedim.

Toplantı bir şekilde devam etti. Toplantı arasında Hrant beni bir köşeye çekip, en çok da o adama karşı sabırlı olmam gerektiğini söylemişti.

Biz böyle yüce gönüllü bir barış elçisini, Hrant Dink’i kaybettik.

Bu büyük bir kayıp, büyük bir acı. Bu büyük acı hiç geçmiyor, hiç geçmeyecek. Biz torunlar, 1915’in, 1938’in acısını yakın dönemde yaşadığımız acılarla büyüttük. Bizim torunlarımız dedelerinin acısını yaşayarak büyüyecekler.

Benim acımdan hiçbir zaman kin, nefret, intikam duygusu çıkmadı. Şükrediyorum ki, bu güçlü duygudan doğan enerjimi sevgiye, dayanışmaya, paylaşıma, empatiye dönüştürdüm.

Ben önce Hrant Dink’in öldürülmesinin yarattığı büyük acının içinde kalmayı göze alarak Hrant Dink Vakfı’nı kuran, toplumsal farkındalık ve duyarlılık için çaba harcayan başta Rakel Dink olmak üzere Dink Ailesine, emeği geçen tüm Hrant Dink dostlarına teşekkür etmek istiyorum. Sizin emeğiniz, duruşunuz bütün ödülleri hak ediyor.

Bu kıymetli ödülü;
-hiçbir şiddetin masum ya da haklı olamayacağına inanan gerçek barış elçileri için,
-devrimin kendisinden başlayacağına, aile içinden başlayacağına inanarak ve tüm bedelleri göze alarak şiddete karşı durmaya çalışan, kendi şiddetleri ile baş ederken geliştirdikleri yöntemlerle yeni bir dünya hayal etmemizi mümkün kılan tüm kadınlar adına alıyorum.

Kalbimde saklayacağım.
Beni davet ettiği için Hrant Dink Vakfı’na müteşekkirim. Ödüle layık görülmüş olmak bana gerçekten onur verdi. Hrant Dink’in çalışmalarının önünde saygıyla eğiliyorum. Bu ödülün, onunkine benzer çalışmalar yapanların sayısının artmasına vesile olacağına inanıyorum.

Aldığım davette şu ifadeler yer alıyordu: “Ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya için çalışan, bu idealler uğruna risk alan, ezber bozan, barış dilini kullanan; bütün bunları yaparken, insanlara mücadeleye devam etme yolunda ilham ve umut veren kişilere “yalnız değilsiniz” demek istiyoruz.”

Hrant Dink’in çalışmaları ile benim çalışmalarım birbirine benzediğinden, buraya ödülden ziyade, aramızdaki bu bağ için; bir sese ihtiyaç duyup, çabalarımızla yüreklenen birçok insan için, barış düşüncesi için, bu davete icabet etmem gerektiğini hissettim. Bu kolay bir iş değil ama uğruna tüm kalbimizle çaba gösterdiğimiz hedefe ulaşabilmek için en iyi yöntemi bulmamız gerekiyor.

Ben, ezilenlere, ayrımcılığa uğrayanlara, şiddet mağdurlarına, topraklarından atılanlara, iş hayatında sömürülenlere yardım etmeye çalışıyorum. Hükümet olsun, çeşitli kurumlar olsun, gücü elinde tutanlar bu sorunları çoğu zaman görmezden geliyor. Bu hukukdışı bir durum, çünkü savunmasız, güçsüz kişilere zarar veriyor. Birçoklarının zengin ve güçlü olmak için can attığını, insanların kontrolünü ele geçirmek için iktidar olmak istediğini görüyoruz. İktidardakilerin, bu zihniyetle, kendisine destek olmayan geniş kesimleri görmezden geldiğine, sayısız insanın yoksulluğa ve yok oluşa itildiğine tanık oluyoruz.

Çalışmalarımda, benim de yabancısı olduğum çeşitli konularda sıkıntılar yaşayan insanlar yardım isteğiyle bana geliyor. Başlangıçta nasıl yardım edebileceğimi, ne yapabileceğimi bilmiyorum ama işe koyulunca, yavaş yavaş, işin kendisi bana rehberlik ediyor. Ciddi sorunlarla karşı karşıya olan bu insanları bir kenara itemeyiz. Bizler ezilenlere ya da kurbanlara destek olmaya çalışırken, faillerin arkalarının sağlam olduğunu görüyoruz. Güçlü siyasi bağlantıları olan akrabaları ya da seçilmelerine yardımcı oldukları kişiler yani iktidar sahipleri, aslında halka hizmet etmesi gereken devlet memurlarını kontrol altında tutarak faillere yardım ediyorlar.

Dünyanın her yerinde benzer suçların işlendiğini biliyoruz. Yaptığımız çalışmalarda, ezenler ile ezilenleri ayırt edebiliriz, bunu yapmamız gerekiyor. Bu anlayış içinde, bize ihtiyacı olanlarla bu bilgiyi paylaşabilir, onlara yardım edebiliriz.

Çoğu ülkede, maddi kaynakları ellerinde tutup, yoksulların durumunu zerre kadar düşünmeyenlerin belirlediği politikalar izleniyor. Karşı çıkan sesler yükseldiğinde bastırılıyor. Halkı ilgilendiren kararlar alınırken halkın fikri alınmıyor; bu da hem gençler, hem de yaşlılar arasında rahatsızlık ve nefret doğuruyor. Siyasi liderleri halk seçiyor ama birçok insan, tehdit altında olduğu için kendi istediği adaya oy veremiyor. Benim yaşadığım bölgede olduğu gibi... Bu da, nüfuz sahibi kişilerle birlikte hareket eden suçlulara güç veriyor. İktidarın, bu büyük suçlara göz yumanların elinde olması, durumu iyice zorlaştırıyor.

Yaşadığım eyalette özellikle çocuklara yönelik çok fazla tecavüz vakası yaşanıyor. Faillerin çoğu, bu çocukların akrabası ya da yakını. Bazı aileler şikâyette bulunmaktan korkuyor. Bazıları, fail kendi babası, amcası, dedesi, ağabeyi ya da üvey babası olduğu için durumu yetkililere bildirmiyor; anneler kocalarını ya da oğullarını koruyorlar. Eyalet Emniyet Teşkilatı’nın verilerine göre, bu yıl Temmuz ayına kadar 139 çocuk, 53 kadın tecavüze uğramış. Bunlar sadece Emniyet’e bildirilmiş vakalar. Resmî olarak belgelenmiş vakaların bile mahkemeye taşınması yıllar sürüyor. Yargılama başlayana kadar bazı kurbanlar bulundukları yeri terk etmiş ya da davadan vazgeçmiş oluyor.

Dünyada terör, silahlanma, uyuşturucu, insan kaçakçılığı yükselişte ve bunların hepsi birbiriyle bağlantılı görünüyor. Liderler görevlerini samimiyet ve adanmışlıkla yaparsa, suçlar azalır.

İklim değişikliği de çok ciddi bir mesele. Dünyanın her yerinde, iklim değişikliğinden kaynaklanan hızlı dönüşümler yaşandığını görüyoruz. Buz kütleleri hiç beklemediğimiz bir hızla eriyor. Ormanlar yok ediliyor. Güç sahipleri ve yandaşlarının açgözlülüğü nedeniyle toprak ananın ırzına geçiliyor. Yaşadığım eyalette, azgın bir yasadışı madencilik faaliyetine tanık olduk. Orada da, emirleri çoğunlukla iktidardaki kişiler veriyor; kimse ağzını açıp bir şey söylemeye cesaret edemiyor. Yetkililer bu faaliyeti durdurmak için gereken cesareti göstermiyor. Köylüler konuşmaktan korkuyorlar; şikâyette bulunmuyor, çünkü polisin bir şey yapmayacağını biliyorlar. Yasadışı faaliyetlere karşı harekete geçen dürüst polisler uzak bölgelere tayin ediliyor. Halk sesini yükseltmeye başlamalı; korunmasızlara yardım etmeli, insan hakları ihlal edildiğinde onlara destek olmalı. İnsanlık, nefreti ancak bu şekilde alt edebilir. Dünyaya barışı getirmek için, çocukların içinin korkuyla değil sevgiyle dolması için birlikte yapabileceğimiz o kadar çok şey var ki...

Ben iyi bir konuşmacı değilim. Sabrınız için teşekkür ederim.
NEBAHAT AKKOÇ
   |   
AGNES KHARSHIING
NEBAHAT AKKOÇ 1955 yılında Bingöl’ün Karlıova ilçesinde doğdu. İlkokulu Diyarbakır’a bağlı Hazro ve Silvan ilçelerinde okudu. Mardin Yatılı Kız İlk Öğretmen Okulu’nda başladığı öğretmenlik eğitimini, ‘Doğu Batı Kaynaşması’ adlı uygulama kapsamında gönderildiği Manisa Yatılı Kız İlk Öğretmen Okulu’nda tamamladı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nden ön lisans derecesi aldı. Diyarbakır’ın köylerinde, ilçelerinde ve merkezinde 22 yıl öğretmenlik yaptı. Türkiye Öğretmenler Birliği Derneği’ne (TÖB-DER) üye oldu.

1980 darbesiyle gelen askerî yönetimin toplumun geniş kesimlerini hedef alan hak ihlalleri hem kişisel hayatını, hem de çalışma hayatını derinden etkiledi. Diyarbakır Cezaevi’nde yatan eşine yaptığı ziyaretlerde tanıştığı tutuklu yakını kadınların hem toplumsal şiddetten doğrudan etkilendiklerini, hem de aile içi şiddette maruz kaldıklarını gördü. Türkçe ve okuma yazma bilmeyen tutuklu yakını kadınlara destek oldu.

1990-1993 yılları arasında Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası Diyarbakır Şubesi’nin başkanlığını yaptı. 1990’lı yılların başında yoğunlaşan çatışmalar, sendikanın faaliyetlerini yürütmesini zorlaştırdı. Pek çok öğretmen faili meçhul cinayetlerle katledildi. Bu cinayetlere ve bölgede yaşanan hak ihlallerine dair açıklamalarından dolayı adli ve idari soruşturmalar geçirdi. Hem kendisi, hem de eşi ölüm tehditleri aldı. Eşi, Zübeyir Akkoç, 1993 yılında, evden okula giderken silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü. Bu olayın ardından, insan hakları alanındaki çalışmalarına odaklanmak amacıyla öğretmenlikten emekli oldu. İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Yönetim Kurulu üyesi olarak görev yaptığı 1994-1996 yılları arasında 15 kez gözaltına alındı. 10 gün boyunca, yalnızca kadınlara uygulanan işkence yöntemlerine maruz kaldı. Düşünce özgürlüğü ihlallerini, eşinin öldürülmesini, yaşadığı gözaltı ve işkenceleri Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyarak, Türkiye’den bu mahkemeye başvuran ilk kişi oldu. 1999’da, davaların hepsini kazandı.

Hem tanıklık ettiği hikâyeler, hem de maruz kaldığı işkenceler, kadın çalışmalarına eğilmesinde etkili oldu. 1996 yılında evinin bir odasını büro haline getirdi. 1997’de Kadın Merkezi, KAMER’i kurdu. Toplumsal cinsiyet rollerinin, kadınları ikinci sınıf statüsüne sıkıştırdığına dikkat çekti. Birer vatandaş, eş, anne olan kadınların, hakları konusunda farkındalık kazanmaları için çalışmalar yaptı. Yüzün üstünde kadının koruma altına alınmasını sağlayarak, olası cinayetleri engelledi. Kadınların girişimci olarak ticaret hayatında yer almalarını desteklemeye yönelik projeler geliştirdi ve uyguladı. ‘Her Kadın İçin Bir Fırsat’ programıyla, kadınların yaşadıkları şiddeti fark etmelerini, şiddetten kurtulmalarını, güçlenmelerini ekonomik bağımsızlık kazanarak, içinde bulundukları eşitsizliklerini aşmalarını sağlıyor. Erken çocukluk dönemi için şiddetsiz, ayrımcılıktan uzak ve katılımcılığı teşvik eden projeler hazırlıyor. Suriye Savaşı sonrasında Türkiye’ye sığınan kadınlar ve çocukların topluma dahil olmaları ve eşit haklardan yararlanmaları için çalışmalar yürütüyor.
AGNES KHARSHIING 1960’ta Hindistan’da, Meghalaya Eyaleti’nin başkenti Şilong’da doğdu. Bu kentteki St. Mary’s Üniversitesi’nde siyaset bilimi, tarih ve eğitim bilimleri okudu. Siyasetten uzak dursa da, yaşadığı bölgedeki kamu kurumlarının şeffaflaşması ve insan haklarının güçlenmesi için çalıştı. Dokunulmazlığı güçlenen bürokratik sistemin karşısında, vatandaşlara resmî kurumlardan bilgi talep etme hakkı tanıyan Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası’nın 2005’te yürürlüğe girmesinin ardından, bilgi edinme özgürlüğü aktivisti olarak yoğun çalışmalar yaptı.

Kadına yönelik şiddet, aile içi şiddet ve yolsuzlukla mücadele etmek üzere 2007’de kurulan Sivil Toplum Kadın Örgütü’ne katıldı. 2008’de bu kuruluşun başkanı oldu. Yaşadığı kırsal bölgede giderek yoğunlaşan kadına yönelik şiddet, tecavüz ve cinsel istismar olaylarının duyulması için çalıştı. Çocuk seks işçiliğinin arttığı Assam bölgesinden gelen bir ihbar üzerine, kurtarma operasyonu düzenlenmesini sağladı.

Tarım işçisi yoksul kadınların haklarına erişmelerinin önündeki engellerin kaldırılması için halk tabanlı çalışmalar yürüttü. Devletin yoksullara tahsis ettiği gıda desteğini dağıtmakla yükümlü şirketlerin görevini yapmadığını ve devletin bu konudaki takibinin yetersiz olduğunu ortaya çıkardı. Yasadışı tarım ve gıda politikalarının yarattığı ekonomik sömürüye dikkat çekti. Devletin tarım alanındaki tahliye politikaları doğrultusunda yerel halkın topraklarının ellerinden alınıp göçe zorlanmasına karşı oturma eylemleri başlattı. 2013’te, bu eylemlerden biri sırasında tutuklandı. 2018’de, nüfuzlu bir okul müdürünün bazı öğretmenleri ve öğrencileri taciz ettiği ve dayak cezası uyguladığına dair şikâyetler üzerine konuyu yargıya taşıdı ve müdürün tutuklanmasını sağladı. Hak savunuculuğu çalışmalarının dönüm noktası, 2018’de, Janita tepelerinde süregiden madencilik yolsuzluğunu ortaya çıkarması oldu. Birçok insanın hayatını ve topraklarını kaybetmesine neden olan yasadışı madencilik faaliyetlerinin yürütüldüğü bölgede incelemeler yaptı. Burada fare deliğini andıran, dar çukurlar kazıldığını ve çukurlara sığabilen çocukların çalıştırıldığını öğrendi. Çevre kirliliğine ve hayvanların ölümüne de yol açan bu uygulamalar çevre mahkemesince yasaklanmış olsa da, bölgede, devlet görevlileri, kömür madeni sahipleri ve finansörlerden oluşan kömür mafyasının yıllardır ruhsatsız madencilik yaptığını duyurdu. Yasadışı olarak kömür taşıyan hafriyat kamyonlarını fotoğraflarken, mafya mensubu 30-40 kişilik bir grubun saldırısına uğradı ve bir ay yoğun bakımda kaldı. Geri adım atmayıp, saldırının, yaptığı işin doğruluğuna olan inancını güçlendirdiğini açıklamasıyla, uluslararası eylem gruplarının ve örgütlerin desteğini aldı.

Kamyonlara dair şikâyeti üzerine gözaltına alınan kişiler kömür mafyasının baskısı sonucu serbest bırakılınca, bu gerçeği de kamuoyuna duyurdu. Madenlerin kapanmasıyla geçim kaynaklarını kaybetmekten korkan bölge sakinlerinin suçlamalarına maruz kaldı. Buna rağmen, yoksul halkın ve madende çalıştırılan çocukların hakları ve çevrenin korunması için, yasadışı madenciliğe karşı çalışmalarını sürdürüyor.
    |